Latest Post


Amber, genellikle parfüm yapımında kullanılan koku veren bir bileşiktir. Amber, normalde koyu kahverengi veya siyah renktedir. Hava, güneş ışığı veya deniz suyu ile temas ettikten sonra rengi giderek açılır ve açık kahverengi, sarımtırak bir hâl alır. Renk açılırken bir dizi kimyevî reaksiyon meydana gelir. Reaksiyonlar sırasında amber içerisinde bulunan maddelerin en önemlisi olan ‘ambrein’ açığa çıkartılır. Bu madde, amberin % 45-85 kadarını teşkil etmektedir. Ambere has koku, bu maddenin yapı taşlarının dizilişindeki mu’cizevî özelliklerden meydana getirilir. Amberin diğer kısımlarını, çeşitli yağ molekülleri oluşturmaktadır.

Amber iki yolla elde edilir: Birincisi, kutuplara yakın bölgeler hariç bütün okyanuslarda yaşayabilen‘Physeter macrocephalus’ isimli dev balinanın, denize attığı salgı muhteviyatındaki amberin denizden veya yakalanan balinalardan toplanması yoluyla; ikincisi, doğrudan lâboratuvarda sentetik olarak sentezlenerek veya amber kokusu taşıyan bazı bitki özütleri, bir seri kimyevî işlemlerden geçirilerek. Balina kaynaklı amberin azlığı sebebiyle, günümüzde tüketilen amberin çoğu, sentetik ve yarı sentetik yollardan üretilmektedir.

Tabiî amberin sentez edildiği fabrika olan ‘Physeter macrocephalus’ isimli balina (kaşolot), Akdeniz’de zaman zaman görülmekle birlikte, genellikle yarı açık ve sığ denizlere girmez. Bu balinalar; baş bölgesindeki salgı bezleri, yağlı ve mumsu bir madde salgıladığından ‘ispermeset balinası’ olarak da bilinirler. Vücutlarının üçte biri büyüklüğünde olan baş kısımları, bu mumun depolandığı bölgedir. Sadece alt çenelerinde elliye yakın diş bulunmaktadır. Erkekleri 15-20 metre uzunluğunda, 45-55 ton ağırlığında; dişileri, 11-13 metre uzunluğunda, 20 ton ağırlığındadır. Ortalama ömürleri yetmiş senedir. Günümüzde sayılarının altı yüz bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Balina avcıları 18. ve 19. yüzyıl ile 20. yüzyılın ilk yarısında çok sayıda balina avladıklarından Milletlerarası Balina Komisyonu, 1984 yılında ticarî maksatlı balina avcılığını tamamen yasaklamıştır.

Bu balinayı diğer balına türlerinden farklı kılan önemli bir özellik, sindirim sisteminden salgılanan salgıda, amber isimli kokulu kimyevî bileşiğin bulunmasıdır. Bu güzel kokulu kimyevî bileşiğin, balinaya ne tür bir fayda sağladığı henüz cevaplanamamıştır. Bazı araştırmacılar, balinanın istemeden yuttuğu sert ve kesici maddelerin sindirim sistemini tahriş etmesi neticesinde, amber salgılanmasının uyarıldığını ileri sürmüşlerdir. Salgılanan amber, yirmi santimetreden daha küçük yumrular şeklinde vücut dışına atılır. Bir balinanın yılda 300 kilograma kadar amber sentez edebilme kapasitesinde olduğu tahmin edilmektedir. Ölü balinaların karnı açıldığında, ortalama 45 kilogram amber elde edilebilir. Günümüzde balina avı yasaklandığından balinaları öldürerek amber elde edilememektedir; ancak balinaların Bahama Adaları çevresinde denize bıraktıkları amber, insanlar tarafından toplanmaktadır.
Hz. Aişe (ra) annemiz, Efendimiz’in (sas) misk ve amber gibi renksiz kokular süründüğünü bildirmiştir. Amber, Efendimiz’in (sas) de kullandığı güzel bir koku olması sebebiyle Müslümanlar tarafından sevilen ve kullanılan bir koku olmuştur.

Amber, genellikle parfüm yapımında kullanılmakla birlikte zaman zaman geleneğe dayalı tıp uygulamalarında da kullanılmıştır. Folklorik tıp uygulamalarında kullanılan maddelerden biri olan amber üzerinde de çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmaların özet bilgisi şöyledir:

Koku reseptörleri vasıtasıyla hissedilen amber, beyindeki hipofiz bezine tesir
ederek çeşitli hormonların salınışı ve dengesi üzerinde değişikliklere vesile olabilir. Deney hayvanları üzerindeki bir çalışmada amberin kanın pıhtılaşmasını engelleyici yönde tesirleri olduğu gözlenmiştir. Başka bir çalışmada, deney hayvanlarının değişik organlarından alınan düz kaslar -özellikle rahim düz kasları- üzerinde amberin kas gevşetici tesiri olduğu tespit edilmiştir. Bu araştırma neticeleri, amberin bazı hastalıkların tedavisine vesile olabileceği ümidini artırmaktadır.

Balinanın bağırsaklarında teşekkül eden ve bir sindirim artığı olan bu maddenin tabiî mi yoksa marazî mi olduğu henüz tespit edilememiştir. Tarihte amber-i sâil (Liquidambar orientalis, sığla yağı) ve amber çiçeği (Abelmoschus moscatus) yağı gibi güzel kokan çeşitli maddelere de bu isim verildiği için, bilgiler zaman zaman birbirine karışmıştır. Hattâ bazı ağaç reçinelerinin fosili olan kehribara da aynı isim verildiğinden, birbirine karıştırmamak için ambere ‘gri amber’ kehribara da ‘sarı amber’denmektedir.

Efendimiz’in de (sas) zaman zaman kullandığı kokulardan olan amber, çeşitli boyutlarıyla araştırılması gereken kimyevî bir maddedir. Meselâ koku olarak kullanıldığında, amberin psikolojik ve nörolojik tesirlerinin neler olduğu henüz bilinmemektedir. Hakkında bilinenler bu kadar az olunca, sağlık ve bilhassa aroma-terapi (kokuyla tedavi) açısından bu madde üzerinde daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.


__________________

Kaynaklar
- Amber Maddesi. İslâm Ansiklopedisi. 3.cilt. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları. İstanbul. 1991.
- Taha SA, Effect of ambrein on smooth muscle responses to various agonists. J Ethnopharmacol. 1998 Feb;60(1):19-26
- Taha SA, Effect of ambrein, a major constituent of ambergris, on masculine sexual behavior in rats. Arch Int Pharmacodyn Ther. 1995 Mar-Apr;329(2):283-94
- Taha SA, A study of ambrein treatment for the evaluation of change in plasma biochemical parameters in rats. Jpn J Pharmacol. 1995 Mar;67(3):205-9.
- Taha SA. Effect of ambrein on blood glucose levels of rats. J Ethnopharmacol. 1991 Dec;35(2):145-8.
- Ambergris http://www.rsmas.miami edu/support/lib/seas/seasQA/QAs/a/ambergris.html#QA
- Ambra Grisea.-Ambergris. http://www. harvestfields.ca/Herb/A.htm
- Key Bibliographic Entry Points to the Biological and Chemical Literature http://netstrider.com/documents/ambergris/patents/index.html
- Ambra grisea http://homepage. ntlworld.com/homeopathy_advice/Remedies/MATERA_MEDICA/ambr.html
- Detailed Information about Sperm Whales http://nmml.afsc.noaa.gov/education/cetaceans/sperm2.htm
- Sperm whale (Physeter macrocephalus)
-http://www.arkive.org/species/GES/mammals/Physeter_macrocephalus/more_info.html
- Sperm Balinası http://sci.ege.edu.tr/~ sukatar/Physeter%20macrocephalus.htm

Sarımsağı Niçin Tüketmeliyiz?

M. Ali KAŞLIOĞLU / Biyoloji

Sarımsak bitkisinin gövdesi, yeşilimtırak; çiçekleri beyaz veya pembedir. Otsu kültür bitkilerinden olan sarımsağın Lâtince ismi Allium sativum L.dir. Otuz santimetre kadar büyüyebilen sarımsak bitkisi, nadiren tohum bağladığından, soğancıklarıyla üretilir.

Sarımsağın Kırgızistan bozkırlarından dünyanın diğer ülkelerine yayıldığı kabul edilmektedir. Mısır’da piramitlerin inşasında çalıştırılan kölelere hastalanmamaları için sarımsak yedirildiğine dâir belgeler bulunmuştur. Sarımsak, Haçlı seferleri sırasında Avrupa ülkelerine taşınmış ve bugün dünyanın her tarafında yetiştirilmektedir.

Sarımsak geçmişte gıda olarak tüketilmesinin yanında, enfeksiyonlara karşı antibiyotik olarak da kullanılmıştı. Günümüzde de AIDS ve kanser hastalıklarının tedavisinde bitki kaynaklı yeni ilâçlar bulma çalışmalarında sarımsaktaki aktif bileşikler incelenmektedir. Son araştırmalar, sarımsağın içindeki bazı kimyevî bileşiklerin sıtma ve kansere karşı koruyucu rol oynadığını göstermektedir. Bazı bilim adamları sarımsağı, önümüzdeki yılların mu’cizevî bitkisi olarak tarif etmektedir.

Kimyevî terkibi: Gıda olarak tüketilen sarımsak yumrusunda, şekerlerden sakkaroz ve glikoz; vitaminlerinden A, B, C, ve E; eterik uçucu yağlardan alliin, allicin, ve ajoen depo edilmiştir. 100 g sarımsağın, 136 kcal enerji, 6,1 g protein, 0,1 g yağ, 38 mg kalsiyum, 134 mg fosfor, 1,4 mg demir, 0,2 mg B1, 0,08 mg B2, 0,6 mg niasin ve 14 mg C vitamini ihtiva ettiği bulunmuştur. Sarımsakta bulunan alliin, allicin, thiosulfinatlar, gama-glutamylcysteine peptitleri gibi çeşitli kükürt bileşikleri, insan metabolizması için önemlidir. Sarımsağın kokusunu yukarıda belirtilen kükürtlü (sülfürlü) uçucu yağ asitleri vermektedir. Bazı kükürt bileşikleri, sarımsağın kullanıma hazırlanması sırasında uygulanan ezme, kesme, doğrama gibi işlemler neticesinde sentez edilir. Sarımsak içinde fıtrî olarak sentezlettirilen alliin molekülü, hücre içerisindeki vakuollerde bulunan allicinase enzimi vasıtasıyla (sarımsağın ezilmesi neticesinde) allicine dönüştürülür. Allicin, sarımsağın biyolojik faydalarının oluşmasında vazife alan kimyevî moleküllerden biridir. Bu açıdan alliin, sarımsağın tabiî kimyevî bileşenlerinden iken, allicin sarımsağın mekanik olarak ezilmesi neticesi üretilen kimyevî bileşiktir.

Antimikrobiyal özelliği: Araştırmalar, sarımsaktaki kimyevî bileşiklerin çeşitli mikroorganizmalara karşı antimikrobiyal tesire sahip kılındığını ortaya koymuştur. Meselâ uçucu yağlardan olan alliin ve onun enzimatik reaksiyonla parçalanması neticesi meydana gelen allicin mikroorganizmaları öldürücü hususiyetlerle donatılmıştır. Bu madde pek çok bakteri ve mantarın çoğalmasının engellenmesinde vazifelidir. Bir başka uçucu yağ olan ajoen de, mantar öldürücü veya çoğalmalarını engelleyici tesirlerle donatılmıştır. Kükürt ihtiva eden bu maddelere aynı zamanda anti-tümör hususiyeti de verilmiştir.

Sarımsak ve kan yağları: Kanda kolesterol ve trigliserid seviyelerinin yüksek seyretmesi, damar tıkanıklığına bağlı hastalıklar için önemli risk faktörlerinden biridir. Damar tıkanıklarının pek çok kişide yürürken veya koşarken ağrılara ve kramplara yol açtığı bilinmektedir. Araştırmalar sarımsağın kandaki kolesterol ve trigliserid miktarının düşürülmesinde rol oynadığını göstermektedir. Düzenli olarak belirli miktarlarda tüketilen sarımsağın faydalı kolesterol olarak bilinen HDL seviyesinin yükselmesine, serum LDL kolesterol ve trigliserid seviyesinin düşmesine vesile olduğu rapor edilmiştir. HDL kolesterol, vücuttaki kolesterolün karaciğere taşınmasına yardımcı olan kargo molekülü olup, kalb-damar hastalıkları riskinin azaltılmasında rol oynar. Kandaki serbest radikaller, zararlı kolesterol olarak bilinen LDL’yi oksitleyerek LDL’nin damarların iç yüzeyine yapışmasına sebep olurlar. Bu durum, sonunda damar sertliğine ve daralmasına yol açar. Sarımsağın kimyevî terkibinde bulunan allicin, diallildisulfid ve dialliltrisulfid gibi bileşikler, antioksidan enzimler olan glutatyon-peroksidazı ve glutathio-disulfidreduktaz enzimlerinin aktivasyonuna sebep olurlar. Neticede kandaki serbest radikaller, zararsız hâle getirilir. Vücudumuzdaki antioksidan enzim sistemlerini uyarıcı bileşiklerin depolandığı sarımsak, kalb-damar hastalıklarından bizleri korumaya vesile olan tabiat eczahanesindeki önemli fıtrî ilâçlardandır. Sarımsağın içinde depolanan bazı kimyevî maddelerin, kan pıhtılarının damar çeperine yapışmasında ve kanın pıhtılaşmasında rol alan fibrin teşekkülünü engellediği tahmin edilmektedir. Ayrıca sarımsağın kolesterolün karaciğerde parçalanmasında vazifeli kimyevî reaksiyonlara da müdahil olduğu ve karaciğerde kolesterol sentezinin azaltılmasında da rol oynadığı tahmin edilmektedir.

Son 20 yıldır dünya çapında önemli üniversite klinikleri tarafından sarımsak üzerinde takriben 2.500 araştırma ve tedavi denemesi yapılmıştır. Meselâ 32 değişik araştırmada allicin miktarı standart sarımsak tozu tabletlerinden günde 1-2 tane olmak üzere 16 hafta süre ile deneklere verilmiş; sarımsağın kolesterol ve trigliseridleri düşürücü tesiri araştırılmıştır. Çalışma sonunda deneklerin kolesterol seviyesinde % 6-21, trigliserid seviyelerinde ise % 11-24 arasında düşüş kaydedilmiştir. Birçok çalışmada da benzer neticeler alınması, sarımsağın kanda HDL seviyesinin artmasına ve LDL seviyesinin de düşmesine vesile olduğu kanaatini güçlendirmiştir.

Sarımsak kanser ve bağışıklık sistemi: Kanserin teşekkülünde ve tedavisinde bağışıklık sistemine önemli rol verildiğine dâir binlerce delil vardır. Bağışıklık sistemi, vücuda zarar verebilecek mikroorganizmalara veya herhangi bir faktöre karşı, vücudumuza yerleştirilmiş ve biz farkında olmadan işletilen bir müdafaa sistemidir. Bağışıklık sisteminde birçok hücre vazife almasına rağmen, bunlardan fagositler ve lenfositler en önemlilerindendir. Fagositler, vücudun kendisinden olmayan, yabancı olarak gördükleri her şeye saldırır. Fagositlerin erleri olarak tabir edilen nötrofiller, kan içinde çok hızlı hareket ederek düşmanı gördükleri zaman amip gibi kollar uzatıp etrafını sarar ve kimyevî silâh gibi iş gören sindirim enzimlerini üzerine salgılarlar. Bağışıklık sisteminin herhangi bir sebeple zayıflaması durumunda, kanser hücrelerinin fark edilip, imha edilmesinde problemler yaşanmaya başlar. Bunun neticesinde kanser hücreleri hızla artar. Bu yüzden birçok araştırmacı, kanseri, bağışıklık sisteminin zayıflamasının yol açtığı bir hastalık olarak görmektedir.

Sarımsak; vücudumuzu, kanser dahil, bütün yabancı saldırılardan korumada vazifelendirilmiş, bağışıklık sisteminin de güçlenmesine destek olan bileşiklerle donatılmıştır. Yapılan son çalışmalar sarımsak özünün kanserin gelişmesinin baskılanmasında rol aldığını ortaya koymaktadır. Meselâ sarımsak özütünün, doza bağlı olarak farelerde sarkom (yumuşak doku tümörü) hücrelerinin gelişmesini ve sarkom hücre metastazını inhibe ettiği (durdurduğu) gösterilmiştir. Sarımsakta bulunan ajoenin, lösemili (kan kanseri) hastalarda, kanserli hücrelerin ölümünü uyardığı ve hızlandırdığı ortaya konulmuştur. Sarımsağın akyuvarlarda sitokin üretimini baskıladığına ve iltihabî kemik hastalıklarında tedavi edici olarak kullanılabileceğine dâir çalışmalar vardır. Sarımsak, lifli bir ürün olduğundan kanseri tetikleyici nitrozamin gibi N-nitrozo bileşiklerinin oluşumunu azaltıcı rol oynar. Sarımsağın, yemek borusu, mesane, mide ve bağırsak kanserini önleyici tesirleri olduğuna dâir araştırmalar vardır. Bir çalışmada fazla sarımsak yemenin, bağırsak kanserine yakalanma riskini % 35 düşürdüğü bulunmuştur. Dünyada sarımsağın en fazla tüketildiği ülke Bulgaristan’dır. Bu ülkede kanser ve damar sertliğinden ölenlerin sayısı, Avrupa’ya nazaran 6-7; ABD’ye nazaran 10 misli daha düşüktür. İsveç hükümeti çocuk felcine karşı koruyucu özelliği olduğu için, okula giden çocuklara yıllardır sarımsak yedirme gayreti içindedir.

Sarımsağın gerek antioksidan enzimleri uyarıcı özelliği, gerekse de sinir hücrelerini tahrip edici kaspaz-3 enzimlerinin aktivasyonunu durdurucu bileşiklere sahip olması, sinir hücrelerinin ölümlerinin engellenmesinde rol oynayabilir. Nitekim alzhemir gibi önemli derecede nöron kaybının görüldüğü sinir sistemi hastalıklarında, sarımsak olumlu neticeler vermiştir.

Kullanma şekli: 
Sarımsak taze veya kurutulmuş olarak kullanılabileceği gibi, kokusuz sarımsak tableti olarak da kullanılabilir. Sarımsaktan âzamî istifade yolunun çiğnenerek yenmesi olduğu noktasında bilim adamları hemfikirdir. İnsanların çoğu, kokusu yüzünden sarımsağı tüketmekten çekinmektedir. Batı’da bilim adamları kokusu azaltılmış sarımsak tabletleri geliştirerek sarımsağı bir ilâç olarak tüketime sunmuş ve Batı insanı bunu kabullenmiştir. Kokusuz sarımsak tabletinin üretimi kokuyu veren sülfür bileşiklerinin klorofille maskelenmesi neticesinde gerçekleştirilmiştir. Sarımsağın nahoş kokusundan çekinenlere sarımsağı, tablet şeklinde almaları tavsiye edilmektedir. Her gün sarımsak yemek mecburiyetini ortadan kaldıran tabletler, bağırsaklarda eridiği için de ağıza ve nefese koku vermez. Tamamlayıcı tıp açısından kalb sağlığını koruyucu tavsiye listesinin ilk başlarına Almanlar, sarımsak tabletlerini koymaktadır. 25 mg’lık kokusuz sarımsak tabletleri, bir diş sarımsağa eşdeğerdir. Yemeklerle beraber günde bir veya iki defa iki tabletin çiğnenmeden su ile birlikte alınması, koruyucu hekimlik açısından tavsiye edilmektedir.

Kurutulmuş sarımsağın üç veya dört dişini soyup, ince ince kıydıktan sonra bir bardak su ile alınması durumunda, faydası, tablete kıyasen daha fazla olmaktadır. Zîrâ sarımsağın bu şekilde tüketimi, bağırsaklardaki zararlı bakteri ve mantarları da yok etmeye vesile olur. Sarımsak çiğnenerek yenildiği taktirde, içindeki müessir (etkin) maddelerin tesiri en üst seviyede olduğundan, kanser riskini azaltıcı rolü daha belirgin hâle gelmektedir. Pişirilmiş sarımsakta allicin bozulduğundan, sarımsağın antibiyotik özelliği kaybolmaktadır. Sarımsağın bu kadar faydalı özelliklerini öğrendikten sonra, aşırı tüketecek olursanız, bazı yan tesirlerine mârûz kalabilirsiniz. Meselâ çok fazla çiğ sarımsak tüketimi, sindirim sırasında bağırsak gazlarına ve bağırsak mukozasındaki normal floranın zarar görmesine yol açabilir. Pişen yemeklere sarımsak atıldığında, yemek buharı ile nahoş kokuyu veren bileşikler kaybolmaktadır.

Pankreas Hormanları

Prof.Dr. Arif SARSILMAZ 
Organların büyüklüğü ile gördükleri fonksiyonun ehemmiyeti arasında doğrudan bir münasebet görülmez. Oldukça küçük olan bir hipofiz bezi hayatî birçok hormonun kaynağı olduğu gibi, küçük bir et parçası görünümündeki (100-150 gr) pankreas da hayatî hormonlar salgılar. Hormonlar, pankreasın içine gömülmüş adacık şeklindeki küçük hücre topluluklarından (Langerhans adacıkları) salgılanır. Koskoca bir vücudun şeker metabolizmasının kontrolünden mesul bu hücre adacıklarının toplam ağırlığı 2–5 gram kadardır; bu da pankreasın yaklaşık % 2'sine tekabül eder. Çapları 100–500 µm arasında olan bu adacıklardan pankreasa 1–2 milyon kadar yerleştirilmiştir. Yeni doğmuş bebeklerde ise. bu adacıkların sayısı 200.000 civarındadır. Her bir adacıkta 3.000 kadar hücre bulunur. Bu hücrelerin mitoz bölünme ile kendilerini yenilemesi diğer birçok organa göre yavaştır. Ancak 30.000 hücreden birisi bölünme hâlinde görülebilir.
Pankreasın iç salgı bezi olarak salgıladığı dört hormon bilinmektedir. Bunlardan meşhur olan insülin ve glukagon, organizmanın şeker metabolizmasında önemli bir tesire sahiptir. Daha az bilinen diğer iki hormon ise, somatostatin ve pankreatik polipeptiddir. 

Canlıların hayatlarını idame ettirebilmeleri için, vücudun her hücresinde enerji kullanılır. Enerji kullanılmadan hiçbir faaliyet yerine getirilemez. Sözkonusu enerjinin temel kaynağı glikozdur (basit şeker). Canlılara rızık olarak verilen gıdaların asıl hikmeti, bu şekerin tedarik edilip hücrelerin hizmetine sunulmasıdır. Kudreti ve Rahmeti Sonsuz'un insan ve hayvanlara verdiği sindirim sisteminin ana fonksiyonu, gıdalardaki glikozu açığa çıkararak hücrelerin hizmetine sunmaktır. Fakat bu glikozun her dâim kesintisiz şekilde hücrelere sunulması; kandaki seviyesinin belli dengeler içinde tutulması, harcandığı nispette depolardan çekilerek hızlı şekilde kana, kandan da çalışan hücrelere verilmesi gibi çok mükemmel süreçlerin bütün bir hayat boyu hiç aksamadan yürütülmesi ile mümkün olabilir. Bu metabolik süreçlerde vazifelendirilen biyokimyevî yapılardaki mu'cizevî hassasiyetin ve her ân geri bildirim mekanizmasıyla kan şekeri seviyesinin korunmasında vazifelendirilmiş hormonların başında insülin ve glikoz gelir. İnsülin kan şekeri konsantrasyonunu düşürücü tesir gösterirken, glukagon yükseltme yönünde bir fonksiyona sahiptir.

Langerhans adacıklarındaki hücrelerin % 60'ını teşkil eden β (beta) hücrelerinden salgılanan ve molekül ağırlığı 5734 olan insülin, 51 aminoasitin hususi bir şifreyle dizilmesiyle sentezlenir. Normal ergin bir insanın günlük insülin ihtiyacı 2 mg kadardır. Gıdanın alınmasından 8–10 dakika sonra kandaki insülin seviyesi artmaya başlar. 30–45 dakika sonra en yüksek seviyeye ulaşır ve daha sonra da düşmeye başlar. 90–120 dakika sonra ise normale döner. Bu durumda insülin salınmasının iki safhada cereyan ettiği söylenebilir. İlk dönemde depolanmış insülin salınır, ikinci safhada ise yeni insülin yapılıp salınır. Acil ihtiyaç durumlarında kullanılmak üzere 10–12 mg kadar insülin her ân kana verilecek şekilde pankreasta bulundurulur; bu miktar, bir haftalık ihtiyacı karşılayacak mahiyettedir. Gıda alımı olmadan da insülin salgısı belli bir seviyede devam eder. Böylece kandaki insülin yoğunluğu belli bir seviyede tutulur. Açlık hormonu olan insülin iştahı artırır ve yağ depolanmasını sağlar. İnsülinin kandaki yarılanma ömrü 20–30 dakikadır. Yemeklerden sonra kanda glikoz yoğunluğu arttığı zaman, insülin salınması uyarılır ve glikozun beyin, ince bağırsak ve kırmızı kan hücreleri dışındaki bütün hücrelere girişi hızlandırılır. Buna rağmen, glikozun kandaki miktarının yüksek olduğu durumlarda karaciğere taşınıp burada glikojen şeklinde depo edilmesi sağlanır. Glisemik indeksi yüksek gıdalar yenildiğinde insülin aşırı salgılanır. İnsülin yüksek olduğunda kilo vermek zorlaşır. İnsülin hormonu karaciğer ve böbreklerde insülinaz enzimi ile yıkılır. 

En güçlü insülin uyarıcısı glikozdur. Başlangıçta insülin fazla salınır; ancak şeker alınmaya devam edildiğinde insülin salgısı azalmaya başlar. 24 saatten fazla devam eden kan şekeri yüksekliği beta hücrelerini glikoza karşı duyarsızlaştırır. Fakat diğer uyaranlara karşı hassasiyet devam eder. İnsülin salgılanmasını artıran diğer maddeler şunlardır: yağ asitleri; mannoz, lösin ve arginin gibi aminoasitler; bağırsaktan salgılanan sekretin ve gastrin hormonları ve diğer bazı hormonlar. Ayrıca vagus siniri yoluyla da insülin salınımı uyarılır. Somatostatinler, leptin hormonu, bazı sinir uyarıları ve ilâçlar insülin salınımını azaltır. 

İnsülin; karaciğer, kas ve yağ dokularındaki hücrelerin zarlarındaki özel insülin reseptörlerine bağlanarak faaliyetini yürütür. Glikojen yapımını ve depolanmasını artırır, yıkımını azaltır. Protein ve trigliserit (yağ) yapımını artırır. Kas dokusunda aminoasitlerin hücre içine alınmasını ve yapımını artırır. Glikojen sentezini, potasyum alımını ve keton kullanımını artırır. İnsülin salgısı yetersiz kaldığında glikozun hücrelere taşınamaması, glikojen şeklinde depolanamaması sebebi ile kanda şeker konsantrasyonu normalin üstüne çıkar. Bu duruma hiperglisemi denmektedir. Kan şekeri normal olarak 70–100 mg/dl arasında olmalıdır. 120 mg/dl'nin üzerine yükselirse hiperglisemi başlamış demektir. 180 mg/dl'nin üzerine çıktığında böbreklerden idrara glikoz geçmeye başlar ki, bu durumdaki kişi artık şeker hastası (diabetes mellitus) olmuştur. Kandaki şekerin 45 ml/dl'nin altına düşmesine hipoglisemi (kan şekerinin normalden düşük olması) denir. Bu durumda hâlsizlik, kaslarda titreme ve soğuk terleme baş gösterir. Kandaki şeker 35mg/dl'nin altına düştüğünde (hipoglisemik şok) titremeler artar ve bayılma meydana gelir. Bu durumdaki kişi, acil glikoz verilmezse ölebilir.

Şeker hastalığında hücrelerin dışındaki bölgede fazla miktarda glikoz bulunmasına rağmen, hücreler bu glikozu kullanamazlar ve dolayısıyla varlık içinde yokluk çekerler. İnsülin şeker metabolizmasına ilâveten yağ metabolizmasına da tesir eder. Aminoasitlerden ve yağ asitlerinden şeker yapımını (glikoneogenez) önler. Yağ dokusunda lipoprotein lipaz enzimini uyarır ve yağ alınmasını artırır, yağ parçalayıcı enzim lipazın tesirini önler. Böylece yağ dokusunda trigliserid depolanmasını artırır. İnsülin yetersizliğinde yağların yıkımı artar. Bu yüzden şişman insanlar, şeker hastalığı olduğunda yağlarının hızlı şekilde yıkılması sebebiyle zayıflarlar. Toplumda şeker hastalığı % 5–6 civarındadır. Şeker hastalıklarının % 10 çocuklukta (tip–1), % 90'ı da ergenlik ve yaşlılıkta (tip–2) ortaya çıkar.

29 aminoasitten yapılmış olan glukagon hormonunun molekül ağırlığı 3485'tir. Pankreasın hormon salgılayan hücre adacıklarının % 25'ini teşkil eden α (alfa) hücrelerinden salgılanan glukagon, insülinin aksine kan şekerini yükseltici tesire sahiptir. Açlıkta kan plâzmasındaki seviyesi 75 pg/ml'dir. Kandaki yarılanma ömrü 3–6 dakikadır. Karaciğerde glikojen şeklinde depo edilmiş olan glikozun serbestleşerek kana geçişini kolaylaştırır. Karaciğer ve böbreklerde yıkılır. Aminoasitlerden ve yağ asitlerinden şeker yapımını (glikoneogenezi) artırır. Glukagon yetersizliğinde hipoglisemi, aşırı salgılanmasında ise hiperglisemi gelişir. Kâinatı çok çeşitli dengeler içinde yaratan Kudreti Sonsuz, atomun bünyesinde artı (+) yüklü protonu eksi (–) yüklü elektronla, maddeyi antimadde ile, dağları denizlerle, sıcağı soğukla dengelemiştir. Canlı vücutlarının belli sınırlar içinde her ân değişen dinamik metabolizma sistemleri de aşırılıklardan korunmak için genellikle iki farklı unsurla dengelenmiştir. Herhangi bir organ veya dokunun faaliyetini artıran, hızlandıran bir tesir yaratılmışsa, muhakkak bunu azaltarak ve yavaşlatarak sınırlayan diğer bir unsur da aynı bünyeye yerleştirilmiştir. İnsülin ile glukagon da böyle dengeleyici iki hormondur. Bir terazinin iki kefesinin dengede tutulması gibi kandaki şeker (glikoz) yoğunluğu da, çok hassas ve kompleks bir kontrol mekanizmasıyla insülin ve glukagon hormonlarının birbirlerine bağımlı kılınacak şekilde salınmalarıyla kontrol edilir. 

Pankreasta salgı yapan hücre adacıklarının % 15'ini teşkil eden bir hücre topluluğu da, somatostatinler olarak bilinen bir grup hormonu salgılayan Δ (delta) hücreleridir. Kan plâzmasındaki seviyeleri 80 pg/ml'den daha az, yarı ömürleri de 2–3 dakika olan somatostatinlerdeki aminoasit sayısı 14 ve 28'dir. Bu hormon, pankreasın vücutta insülin ve glukagon hormonlarının salgılanmasını kontrol etmesine yardımcı olur. Midenin boşalmasını geciktirir; mide asidi yapımını ve bağırsak duvarından salınan gastrin hormonu salgılanmasını önler. Pankreasın dış salgı bezi olarak ürettiği sindirim enzimleri salgısını azaltır, organlara giden kan akımının azaltılmasında iş görür. Vücudun diğer dokularında da bulunabilen bu hormonun, oralarda farklı fonksiyonlar gördüğü düşünülmektedir.

Eser miktarda salgılanan pankreatik polipeptidin yaratılış hikmeti, henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak diğer hormonlarda gördüğümüz gibi bunun da mutlaka hikmetli bir fonksiyonu vardır. Zîrâ insan vücudu gibi süperkompleks bir sistemin incelediğimiz her parçası hikmet, ölçü, plân, âhenk ve mükemmellikle donatıldığına göre, şu ân hikmetini henüz anlayamadığımız bazı hormonların da birçok güzellik barındırdığını tahmin edebiliriz.

ivythemes

{facebook#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {twitter#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {google-plus#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {pinterest#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {youtube#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {instagram#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget