01.01.2009 - 01.02.2009

1 0-2 Yaş arası 1 2-6 yaş arası 4 6-12 yaş arası sağlık 1 ADHD 1 adnan yıldırım nasıl zayıfladı 1 afrika bitkileri 11 afrodizyaklar 1 Agaricus Bisporus 2 agaricus mantarı 1 Agaricus Subrufescens 1 agarwood 1 agave şurubu 1 Aglaia odorata 1 Agrocybe Aegerita 2 ağaç sakızları 1 ajowan tohumu 1 ajwaini bishop 4 akciğer hastalıkları 1 akça ağaç 1 Albizia 1 Alchemilla vulgaris 2 alerjik rinit 1 alkanma 1 Allamanda cathartica 2 alternatif tıp 2 alzheimer 1 Alzheimer hastalığı 1 amaranth 1 amerikan ginsengi 3 anason 3 anason nedir 2 anasonun faydaları 1 Andrographis 32 anne bebek 2 anne sütü çayı 7 anti aging 3 anti bakteriyel 2 apiterapi 2 arı poleni 5 arı sütü 3 arı ürünleri 8 aromaterapi 13 aromatik bitkiler 2 aromatik yağlar 1 Aslan pençesi 1 aslan yeleği mantarı 1 aspen kabuğu 4 astım bronşit 1 astragalus 4 ayuverdik bitkiler 1 Badem mantarı 1 bağırsak çalıştıran bitkiler 2 bağırsak iltihaplanması 4 bağırsak solucanları 4 bağırsak şeritleri 1 bağırsak yaraları 1 bağışıklık güçlendirici 4 baharatlar 6 bal 1 bambu mantarı 1 basur 4 bebek sağlığı 3 bel ağrısı 1 beyin hastalıklları 2 bitki çekirdekleri 1 bitki zamkları 48 bitkilerin ilaçlar ile etkileşimleri 13 bitkilerin kullanım dozajları 45 bitkilerin yan etkileri 12 bitkisel banyolar 25 bitkisel caylar 6 bitkisel kokular 32 bitkisel macunlar 59 bitkisel maskeler 1 bitkisel sular 67 bitkisel yağlar 3 boyun ağrısı 3 böbrek 1 bronşit 1 burclar 1 candidia 1 castor oil 1 castor yağı 1 chaga mantarı 134 cilt bakimi 3 cilt hastalıkları 15 cilt lekeleri 24 cilt temizligi 23 cilt tipleri 28 cinsel saglik 26 cinsellik 1 Cordyceps 1 coriolus 1 çiğdem türleri 1 çin geveni 13 çocuk sağlığı 1 çölyak 1 DEHB 10 dekolte bakimi 2 deniz yosunları 8 deprasyon 1 depresyon 3 detoks 2 dikkat eksikliği 1 dilara kocak 6 dis ve agiz bakimi 1 diş sağlığı 1 diüretik 5 diyabet 77 diyet listeleri 8 diyet yemekler 2 diz ağrısı 96 dogal saglik 54 dogal tedavi 3 doğal antibiyotik 7 egzama için krem 5 egzama nedir. egzama nasıl tedavi edilir. egzama için şifalı bitkiler 12 egzama tedavisi 4 egzamadan kurtulma yolları 15 egzersiz 2 eklem rehatsızlıkları 24 el ayak tirnak 1 enokitake mantarı 26 erdem yesilada 6 erkan topuz 8 erkek bakim 13 erkek saglik 1 erkekler özel ürünler 3 esansiyel yağlar. 7 esra tüzün 6 ev yapımı 1 faranjit 1 farmakoloji 1 filizlenmiş bitkiler 1 ganoderma 6 geleneksel tıp 1 gıda takviyeleri 3 ginseng türleri 1 glokom 11 goz cevresi bakimi 1 göğüs büyütücü 1 göz hastalıkları 9 gribal enfeksiyon 8 grip 4 gul ile guzellik 20 hamilelik te bakim 14 hamilelikte beslenme 1 hasan insel 1 hayıt tohumu 1 hazımzıslık 1 hemoroid 99 herbalist adnan yildirim 1 herpes 1 herpes simpleks 1 hindi kuyruğu mantarı 1 hint yağı 1 hiperaktivite 5 homemade remedie 2 hormonlar 1 hsv 1 hububat 4 ibn-i sina 2 ibs 5 idrar yolları enfeksiyonu 3 influnza 1 insülin 1 ipek bitkisi 1 irritabl bağırsak sendromu 6 ishal 1 iştah artırıcı 2 jel bitkiler 1 jelatin 2 kabızlık 18 kadın sağlık kürleri 65 kadin saglik 1 kakule 16 kalca bacak 5 kalın bağırsak 4 kalori hesabi 36 kalp sagligi 1 kan 3 kanser 5 kansizlik 1 kar mantarı 4 karaciğer hastalıkları 1 katran 1 kemik kanseri 2 kemik sağlığı 12 kepek 2 kil 4 kilo almak 52 kilo verin 1 kistik fibrozis 2 koah 5 kolestrol 1 kordiseps mantarı 29 kök bitkiler 3 kuruyemişlerin faydaları 2 lupus 1 lupus tedavisi 1 maitake mantarı 2 mantar 5 meme kanseri 14 menopoz 58 meyve ve sebzeler 21 mide 3 mide-gaz 2 migren 27 mineral vitamin 1 moda aksesuar 13 mutlu evlilik icin 2 nezle 4 obezite 2 omega 3 1 osteaporoz 1 ödem atıcı bitkiler 8 öksrüğe şifalı bitkiler 4 öksürüğün nedenleri 5 öksürük 1 Ölmeyen hekimlerimiz 1 pankreas kanseri 1 performans artırıcı 1 Phallus indusiatus 1 Phellinus linteus 1 Pleurotus Pulmonerus 4 polen 1 Polyporus Umbellatus 1 poria mantarı 6 propolis 5 prostat 1 reçineli bitkiler 6 regl 1 reishi mantarı 1 rezene 7 romatizma 1 sa 2 sabit bitkisel yağlar 1 sabun 49 sac bakimi 5 saç dökülmesi 1 safra 1 safra hastalıkları 1 safra taşı 106 saglikli beslenme 103 saglikli zayiflama 1 sang huang mantarı 2 seboreik dermatit 6 sedef 11 selulit 1 shiitake mantarı 2 sibirya ginsengi 7 sifalı bitki kabukları 12 sifalı bitkiler 319 sifali bitkiler 32 sifali yaglar 2 siğil tedavisi 1 sindirim sorunları 6 sinir stres 2 Sistemik lupus tedavisi 1 sistit 20 sivilce ve akneler 6 siyah noktalar 1 SLE 1 sodyum aljinat 1 sodyum türeri 4 soğuk algınlı 1 sonbahar çiğdemi 7 stres 13 su ile guzellik 1 Suehirotake mantarı 10 süper gıdalar 1 süt çayı 1 şeker 1 şeytan tersi 1 şifalı bitki tozları 72 şifalı bitkiler. şifalı tohumlar 3 şifalı kokular 20 şifalı mantarlar 4 şifalı sebzeler 8 şifalı şerbetler 8 şifalı yemişler 3 tahıl grupları 1 tansiyon 8 temizleme sutleri 2 tenya 15 tıbbi mantarlar 2 tip 1 diyabet 2 tip 2 diyabet 3 tonik ve maskeler 3 troit 1 unfilanza 5 uykusuzluk 2 ülser 2 ülseratif kolit 2 vajinit 7 video 63 vucut bakimi 3 vucut ritmi 4 yara yanık 1 yorgunluk 3 zayıflama haplarının zararları 11 zehirli bitkiler

Kırışıklıklar için lavantalı maske
Malzemeler:
* Bir su bardağı lavanta çiçeği
* bir bardak portakal suyu
* 1–2 dilim kabuğu soyulmuş salatalık
* Yumurta sarısı
* bal
* mısır unu

Hazırlanışı : Bir su bardağı dolusu lavanta çiçeğini bir bardak portakal suyu ile karıştırıp kısık ateşte biraz ısıtın.

1–2 dilim kabuğunu soyduğunuz salatalığı iyice ezerek karışıma ekleyin. Yumurta sarısı, biraz bal ve mısır ununu ilave ederek karışımı krem kıvamına getirin. Buzdolabına koyarak birkaç saat bekletin.

Uygulama : Hazırladığınız kremi 1 ay boyunca haftada iki kere yüzünüze sürün. Kırışıklıklarınızda azalma olduğunu göreceksiniz. Bu krem eğer cildiniz sivilceli ise ona da iyi gelecek.

ANDROPOZ
Türk toplumu menopozlu kadınlara gösterdiği ilgiyi şimdiye kadar erkeklerden esirgemiştir! Kadınların menopoz dönemi sorunlarını araştıran, çözüm yolları arayan menopoz dernekleri var. Erkeklerin dernek kurmak bir tarafa bu konuda sesleri bile çıkmıyor.
Yaşlanma sürecinin doğal bir parçası olan andropoz aslında birçok erkeği hiç etkilemiyor. Çoğu erkek böyle bir dönemin farkında bile değil. Kas gücündeki azalmayı, karnındaki yağlanmayı, dikkatindeki dağılmayı, uyku sorunları veya kas-kemik ağrılarını başka sebeplere bağlıyor. Bazı erkekler de yaşadığı cinsel sorunları ya normal kabul edip boyun eğiyor ya da saklama telaşına giriyor. Bunun nedeni biraz da sürecin özelliği ile ilgili. Erkekler kadınlarda olduğu gibi tam bir hormonal kesilme yaşamıyor. Erkeklerde yavaş ilerleyen ve yaşlandıkça belirginleşen bir testosteron hormonu kaybı söz konusu. Bu yavaş ama ilerleyici kayıp çoğu kez bir sorun çıkmadan geçiştiriliyor. Erkeklerde de, kaybedilen testosteronun yerine konması mümkün. Bu durum "hormon yerine koyma tedavisi" olarak biliniyor. Hormon eksikliğini gidermede ağız veya cilt yoluyla kullanılan güvenli tablet ve kremler var.

Hormon yerine koyma tedavisi her erkek için gerekli mi sorusunu ürologlar "hayır" diye yanıtlıyor. Prostat kanseri şüphesi olanlarda, prostat büyümesi nedeniyle idrar boşaltmada ciddi sorunlar yaşayanlarda, psikiyatrik problemleri bulunanlarda, karaciğer yetmezliği gibi organ yetersizliği belirlenenlerde testosteron ile yerine koyma tedavisini zararlı buluyorlar. Uzmanlar testosteronu gerekli durumlarda mutlaka kullanıyor.

CİNSELLİK SONSUZA DEK MÜMKÜNDÜR
Bir kez daha hatırlatalım: Cinsellik sağlıklı yaşayan, doğru beslenen, düzenli aktivitesi olan, sigara ve alkol kullanmayan, stres yönetiminde başarılı erkeklerde 80'li yaşlarda bile sorun olmuyor. Bunlar andropoz sorunlarını neredeyse hiç yaşamıyor. Massachusetts Andropoz Araştırmaları'nda bazı fiziksel düşüşler nedeniyle cinsel tatminin yaşlılıkla birlikte azaldığı düşüncesinin yanlış olduğu anlaşılmıştır. İnsanlar yaşlandıkça daha az cinsel ilişkiye girdiklerinden bir algı yanılgısı ortaya çıkıyor. Bu araştırmanın sonuçlarına göre tam tersine, cinsel tatminin kalitesi yaşla birlikte bir miktar artıyor bile. Çünkü yaş cinsellik konusunda bilgi, deneyim ve tecrübe kazanılmasını sağlıyor.

Yaşının getirdiği değişiklikleri kabul eden, hayatı gerektiği gibi yaşayan, değerlendiren erkeklerde andropoz dönemi cinsel güçte ciddi bir azalmaya neden olmuyor. Erkeklik cinsellikle başlamadığı gibi cinsellikle de bitmiyor. Andropozu lütfen bir iktidar savaşı olarak görmeyin.

ANDROPOZ REÇETENİZ
- Kilo fazlalığı sorununuz varsa en kısa zamanda çözmeye çalışın.
- Bir egzersiz programı oluşturun. İşe her gün 30-35 dakikalık sıkı bir yürüyüşle başlayın.
- Protein tüketiminizi kontrol edin. Yeteri kadar protein almıyorsanız, eksiğinizi giderin. Özellikle kırmızı veya beyaz et gibi hayvansal proteinleri yeteri kadar tüketin. Kırmızı eti haftada 2 kez ve yağsız bölümlerinden tüketmenizde fayda var.
- Dinlenmeye, eğlenmeye zaman ayırın. Tatillerinizi iyi değerlendirin.
- Uyku sorunlarınız varsa, doktorunuzdan yardım isteyin.
- B6, B1 ve E vitaminleri ile çinko desteklerinden istifade edin.
- Yorgunsanız ginseng, ginkgo biloba ve argininden de yararlanabilirsiniz.
- Olumlu, keyifli, eğlenceli biri olmaya gayret edin. Kitap okuyun, sinemaya gidin, briç ve satranç gibi oyunlar oynayın.
- Kullandığınız ilaçları gözden geçirin. Cinsel yaşamı etkileyenleri varsa doktorunuzdan yardım isteyin.
- Testosteron seviyenizi kontrol ettirin.
- Bütün bunlar sorununuzu gidermiyorsa bir uzmandan (üroloji veya endokrinoloji) yardım istemekten çekinmeyin.

UNUTMAYIN
TESTOSTERON AZLIĞININ TEDAVİSİ MÜMKÜN
Testosteron düşüklüğünü "fizyolojik düzeyde kalması koşuluyla" yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak kabul etmek gerekiyor. Ama testosteron seviyesinde beklenenden hızlı bir düşme varsa, nedeni mutlaka araştırılmalıdır. Eğer testosteron eksikliği ile ilişkili ciddi yakınmalar da ortaya çıkmışsa, yaşla ilişkili olsa bile testosteron eksikliğinin tedavisi yapılmalıdır. Testosteron eksikliğinin mevcudiyetini gösteren belirtilerden rahatsızlık duyuyorsanız, problemlerinizi çözmede size yardımcı olabilecek bir uzmanla görüşmenizde yarar vardır. Bir üroloji uzmanı -özellikle androloji konusunda deneyimli olanlar- veya endokrinolog sorununuzu çözme ve yönetmede size daha çok yardımcı olacaktır. Uzman, deneyimli bir hekim ve bilinçli bir hastanın işbirliği testosteron eksikliğini ortadan kaldırır.

BİR BİLGİ
CİNSEL GÜÇ KAYBININ BAŞKA SEBEPLERİ DE VAR
Testosteron hormonunun erkeklerde önemli görevleri var. Cinsel fonksiyonların gelişmesi, korunması ve sürdürülmesi, cinselliğin uyarılmasında bu hormon ciddi bir rol üstlenir. Testosteron eksikliğinde cinsel ilişki isteğinin azalması, cinsel aktivitenin baskılanması bundandır. Testosteron seviyesindeki azalma beklenenden daha hızlı ve yoğun olduğunda erkek cinselliğinde ciddi fırtınalar yaşanır. Hemen belirtelim: Cinsel arzuyu ve gücü etkileyen sadece testosteron hormonu değildir. Ruhsal kökenli hastalıklar (depresyon, akut anksiyete…), yaşanan bazı sağlık sorunları, özellikle hormonal problemler (şeker hastalığı, tiroid bezi hastalıkları, hipofiz bezi hastalıkları), damarsal sorunlar ve metabolizma ile ilişkili problemler de cinsel yaşamı olumsuz yönde etkileyebilir. Bazı ilaçların (antidepresanlar, uyku ilaçları, betablokerler, idrar söktürücüler…) ve besin desteklerinin de (pasion flower) cinsel yaşamın tadını kaçırabileceği biliniyor.

Diyet yaparken karşılaştığımız sorunlardan biri de, neyi ne kadar yiyeceğimiz. Günlük almamız gereken kalori ve yağ miktarından, karnımız açlıktan kazındığında ne yiyeceğimize ya da kalsiyum ihtiyacımızı mutlaka sütten mi alacağımıza kadar pek çok soru aklımızı kurcalar.

İşte, diyetle ilgili en çok sorulan sorular ve diyetisyenlerin verdikleri yanıtlar:

1- Yumurta kolesterol açısından kötü mü?: Diyetisyenlerin verdikleri bilgiye göre, yumurta tüketiminde ölçülü olduğunuz sürece hayır. Yumurta, vücudunuz için gerekli olan protein, K vitamini, riboflavin ve selenyumu sağlamak için mükemmel bir kaynak. Yapılan araştırmalar, yumurta sarısının 213 mg kolestrol içeriyor olmasına karşın, haftada 2 adet yumurta yemenin kandaki kolesterol düzeyi üzerinde hiçbir olumsuz etkide bulunmadığını gösteriyor.

2- Günde kaç kalori almalıyım?: Öncelikle, dengeli bir beslenme programı uygulayarak vücudunuzdaki her yarım kilo için 10 kalori almalısınız. Buna, günlük aktivite durumunuza göre, 400-700 kalori daha eklemelisiniz. Sözgelimi 65 kiloda aktif bir kadının günlük alması gerekli kalori miktarı 2000 civarındadır ve bu kişinin, haftada bir kilo vermek istediğinde, günlük kalori miktarından 500 kalori daha az beslenmesi yeterlidir. Eğer siz daha kalıcı çözümler istiyorsanız, diyetiniz boyunca günlük kalori miktarından 250 kalori indirin ve 250 kaloriyi yaktıracak kadar da egzersiz yapın.

3- Kilo vermek isterken günlük almam gereken ortalama yağ miktarı ne kadardır?: Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, günlük aldığınız kalori miktarının yüzde 15'i, diyet yapıyor olun veya olmayın her iki halde de yağlardan sağlanıyor. Bu miktar; kalp krizi, obezite ve diyabet riskini en aza indirmek için yeterli. Sözgelimi, bin 500 kalorilik bir diyet yapıyorsanız alabileceğiniz yağ miktarı 50 gramla sınırlı.

4- Karbonhidrat niçin egzersiz için de büyük önem taşır?: Vücudumuzda glikojen olarak depolanan karbonhidratlar, kas gücünü arttırmada son derece önemli rol oynar. Ayrıca, aşırı olmamak kaydıyla vücudumuzda depoladığımız yağlar da aynı etkiyi gösterir. Kas gelişiminde önemli rol oynayan glikojeni vücudunuza tedarik edebilmek için, egzersiz çalışmalarınız sonrası karbonhidrat içeren yiyeceklerden yemelisiniz. Mesela 90 dakikalık bir egzersiz sonrası, fırınlanmış patates, bir porsiyon meyve veya kepekli krakerler iyi birer seçim.

5- Kahvede bulunan kafein kemiklerimi zayıflatır mı?: Diyetisyenlerin verdikleri bilgiye göre, hayır. Çok aşırı miktarda kahve içmiyorsanız böyle bir durum söz konusu değil. Gene de kafeinin kemikleriniz üzerindeki zararlı etkilerinden endişe duyuyorsanız, kahvenizi sütle içmeyi deneyin.

6- Yüksek tansiyon problemim yoksa tuza dikkat emmeme gerek var mı?: Tuz, şeker ve un, üç zararlı beyaz. Bu nedenle, kullanacağınız tuz hep az olmalı.

7- Besleyici değerleri bakımından vücudum için en yararlı 5 sebze hangisi?: İster koyu yeşil olsun isterse kırmızı, isterse portakal rengi veya sarı, bütün sebzeler harika birer besleyici ve vücudumuzu hastalıklara karşı dirençli hale getiriyorlar. Diyetisyenlerin verdikleri bilgiye göre, herbirinin ayrı yararları olmakla birlikte, düzenli olarak alındıklarında vücudumuz için en yararlı sebzeler şunlar:

Ispanak, iyi bir folik asit kaynağı, kansere karşı koruyucu etkisi var, A vitamini ve kalsiyum içeriyor; havuç, mükemmel bir A vitamini kaynağı; tatlı patates, A ve C vitaminleri içeriyor; brokoli, A ve C vitaminleri ile folik asit içeriyor; sarımsak, kansere karşı etkili pitokimyasallar içeriyor.

8- Hangi yiyecekler kolestrolü düşürür?: Lif bakımından zengin sebzeler, sözgelimi yulaf, fasulye ve soyalı besinler, kolesterolü düşürüyor. Bunlar, kandaki kolesterol miktarını dengeleyici özelliğe sahip bulunuyor. Kolesterolünüz yüksekse, özellikle az yağ içeren bir diyet yapmalısınız. Aldığınız yağ miktarını azaltmak için meyve ve sebze ağırlıklı öğünler yemelisiniz ve kırmızı eti azaltmalısınız. Ayrıca süt ve süt ürünlerinden de yağsız olanları tercih etmelisiniz.

9- Günde 8 bardak su içmek neden önemli?: Vücudumuzda oluşan en temel kimyasal reaksiyonların tümü suya gereksinim duyar. Su; sindirimde, metabolizmanın düzenlenmesinde, vücut ısısının ayarlanmasında, kan basıncında ve fitness performansında direkt etkilidir.

10- Karnım açlıktan kazındığında bunu nasıl giderebilirim?: Bunu tamamen geçiremezsiniz; fakat kendinize en zararsız biçimde üstesinden gelebilirsiniz. Bunun için, diyetisyenlerin belirledikleri stratejilerden birini deneyebilirsiniz. Dilediğiniz yiyecekten ufak miktarlarda yiyerek açlığınızı gidermeye çalışın. Canınızın çektiği yiyeceklerin benzer diyet versiyonlarından deneyin. Hala açlığınızın önüne geçemediyseniz, arkadaşlarınızla birlikte olmayı ve açlığınızı aktivitelerle unutmayı deneyin.

11- Şeker şişmanlatır mı?: Diyetisyenlerin verdikleri bilgiye göre, teknik olarak yağ içermediğinden, hayır. Şeker, saf karbonhidrattan oluşur ve biz bu ihtiyacımızı aynı şekilde ekmekten, meyvelerden de karşılayabiliriz. Ama tabii ki şeker kalori içerir. Bazı şekerli yiyecekler, sözgelimi kurabiyeler ve krakerler, aynı zamanda yağ da içerir. O halde, çok fazla şekerli gıda tüketimi kısa sürede yağ birikimleri olarak vücudumuzda yerini alacaktır.

12- En sağlıklı yağ hangisi?: Zeytinyağı kesinlikle en sağlıklı olanı. Zira, doymuş yağ oranı düşe aynı etkiyi gösterir. Kas geük, doymamış yağ oranı yüksek rafine bir yağ. Göğüs kanseri riskini azalıyor ve kolesterol üzerinde kötü etkileri bulunmuyor. Margarin ve tereyağı gibi doymuş yağlar damar tıkanıklığına sebep olur ve böylece yüksek tansiyon ve kalp krizi riskini arttırır. Hidrojene bitkisel yağ gibi kimyasal reaksiyonlardan geçirilmiş yağlar da kolesterol üzerinde kötü etkilerde bulunur. Diyetisyenlerin verdikleri bilgiye göre, yumuşak doymamış margarinler diyet yaparken en uygun seçim. Eğer tereyağı konusunda ısrarcıysanız, light çeşitlerini zeytinyağı ile birlikte kullanmanızda fayda var.

13- Metabolizmayı özellikle güçlendiren yiyecekler var mı?: Diyetisyenlerin bu soruya yanıtı, hayır. Söylenildiğinin aksine, balarısı polenleri ve greyfurt da böyle bir etkide bulunmuyor. Bazı baharatlı yiyeceklerin metabolizmayı hızlandırdığı doğru olsa da, bunun vücut üzerindeki etkileri oldukça zayıf. Eğer metabolizmanızı güçlendirmek istiyorsanız, ağırlık kaldırma egzersizleri sizin için çok yararlı olacaktır. Kaslarınızı zorlayarak kaldırdığınız her yarım kilo için günde 35 kalori yakabilirsiniz.

14- Çok az yağ yemek mümkün mü?: Tıpkı bir araba gibi, vücudumuz da hareket etmek için yağa gereksinim duyar. Özel olarak yağ asitleri, hücre onarımında ve yenilemelerinde de iş görür. Et, balık, fındık gibi besinlerden aldığımız yağlar, aynı zamanda hormonları düzenleyici ve sinir sistemini güçlendirici etkilere sahip. Her ne kadar çoğu uzman günlük kalori miktarının yüzde 15'inin yağdan karşılanması gerektiği görüşünde birleşse de, yapılan son araştırmalar, yüzde 10'un da yeterli olduğunu gösteriyor.

15- Acıktığım zaman neden çekilmez bir insan oluyorum?: Kötü gününüzde olsanız dahi, dayanılmaz olmanızın sebebi, fizyolojik olarak açlığınızdan ileri geliyor olabilir. Diyetisyenlerin verdikleri bilgiye göre, vücuttaki kan şekeri düştüğünde, otomatik olarak kanınızdaki adrenalin ve daha birkaç hormonun işlevi de azalır ve bunun sonucu sinirlilik, kan basıncınızın artışıyla doğru orantılı olarak gerginlik görülebilir. Eğer sık aralıklarla azar azar yemek yemeye vakit ayıramıyorsanız, yanınızda bir meyve veya atıştıracak krakerler taşımanızda yarar var.

16- Hiçbir şey yemeyerek zayıflamak tehlikeli mi?: Bu tarz girişimler son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Vücudunuz iki günden fazla aç kaldığında, karbonhidrat ve protein gibi en temel ihtiyaçlarını kaslardan karşılamaya kalkacaktır. Ayrıca büyük su kaybına da rastlanır. Bunun sonucu olarak da baş ağrısı, baş dönmesi, sıkıntı gibi olumsuz belirtiler görülebilir. Aç kalınan süre arttıkça, oluşması muhtemel tehlikeler de daha ciddi boyutlar kazanacaktır.

17- Baharatlı yiyecekler ülser yapar mı?: Yapılan araştırmalar, peptik ülserin gerçek sebebinin mideye yerleşen bir bakteri olduğunu gösteriyor. Günümüzde ülser tedavisinde diyet yanında bu bakteriyi etkisiz hale getiren ilaçlar da kullanılıyor.

18- Izgaranın kansere yol açtığı doğru mu?: Diyetisyenlerin verdikleri bilgiye göre, direkt olarak hayır; ama kanser riskini arttırdığı doğru. Biftek, tavuk gibi et yağları kömür üzerine düştüğünde çıkan dumanın kanserojen etkileri olduğu biliniyor. Yapılan çalışmalar, mangaldan önce etleri marine etmenin bu tehlikeyi azalttığını gösteriyor. Diğer bir sağlıklı yöntem de etleri önce mikro dalgada pişirip en son mangalda çevirerek servise sunmak.

19- Gece yatmadan önce bir şeyler atıştırmak zararlı mı?: Gece yarısı yediklerinizi sindirmeniz iyice zorlaşır. Hele bir de yedikleriniz abur cubursa. Diyetisyenler, yatmadan önce bir şeyler atıştırmak istiyorsanız meyve veya bir kase yoğurt yemenizi ya da bir bardak süt içmenizi öneriyor.

Günde üç bardak çay meme kanserini önlüyor

Günde üç bardak çayın, 50 yaş altındaki kadınlarda meme kanseri olasılığını üçte bir oranında azaltabileceği ortaya çıktı.

İngiliz Daily Telegraph gazetesinin haberine göre, ABD'nin Tampa kentindeki Moffitt Kanser Merkezinde görevli bilim adamı Naci Kumar'ın öncülüğünde yapılan araştırma çerçevesinde, daha önce meme kanseri tedavisi gören, yaşları 20 ila 74 olan 5 bin kadının durumu incelendi.

Araştırma sırasında, meme kanseri hastası bu kadınlar ile meme kanseri olmayan bir grup kadın, yaşam tarzları ve geçirdikleri hastalıklar bakımından karşılaştırıldı. Günde en az üç bardak çayın, 50 yaş altındaki kadınlarda meme kanseri olasılığını üçte bir oranında, özellikle her 10 meme kanseri hastasından birinde görülen "lobüler" meme kanseri olasılığını da yüzde 66 oranında azaltabileceği belirlendi. Çayın bu etkisi, 50 yaş üstü kadınlarda görülmedi.

Gazetenin haberine göre, İngiltere'de her yıl 40 bin civarında kadına meme kanseri teşhisi koyuluyor.

Bitki yağları sağlık kaynağı
Çörek otu, üzüm çekirdeği, ceviz ve keten tohumu ile nar çekirdeği gibi ürünlerden elde edilen yağların insan sağlığına çok yönlü katkıları nedeniyle fonksiyonel yağ özelliklerine sahip olduğu belirtildi.
Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yüksel Kan, tıbbi ve aromatik bitkilerden doğal yöntemlerle elde edilen fonksiyonel yağların insan sağlığı açısından öneminin Türkiye'de de kabul edilmeye başlandığını söyledi.
Fonksiyonel yağlarla yapılan çalışmalar çok yeni olmasına rağmen tıbbi ve aromatik özellikleri olan yağlara ilgiyi artırdığını ifade eden Doç. Dr. Kan, ''Dünyada ve ülkemizde sağlıklı yaşamın temel yapısını oluşturan ve sağlıklı kalmak için tüketilmeye başlayan bu fonksiyonel yağların beslenmemizde yerini alması gerekir'' dedi.

Çevre, yanlış beslenme ve stres gibi yaşam kalitesini etkileyen olumsuz faktörlerin de etkisini azaltmak için fonksiyonel yağların kullanımının her geçen gün arttığını belirten Kan, şunları kaydetti:

''Özellikle gelişme çağındaki çocukların zihin fonksiyonları ve kemik gelişiminde, yaşlıların beslenmesinde fonksiyonel yağların ayrı bir önemi var. Doğal tıbbi ve aromatik katkısı olan bitki yağlarının endüstriyel olarak üretiminde araştırma ve geliştirme çalışmaları da hız kazanmıştır. Türkiye'de üretilip tüketiciye sunulma aşamasına gelinen bu yağların üretim süreçleri ve yağlarda yapılacak kalite kontrolleri önemlidir. Tüketici tercihini yaparken kullanacağı fonksiyonel yağın üretim ve kullanım özellikleri hakkında ürün üzerindeki bilgilere dikkat etmelidir. Özellikle tıbbi ve aromatik özellikli fonksiyonel yağların ham maddeden mamul ürün oluncaya kadar geçirdiği işlemler yağın faydalılığını belirleyen önemli faktörlerdir.''

Kan, fonksiyonel yağların elde edilmesi sürecinde yapılan ısıl işlemler, soğuk pres işlemleri ve ambalajına varıncaya kadar tüm işlemlerin yağın doğal özelliğiyle uyumlu olması, hangi şartlarda üretildiği bilinmeyen merdiven altı yağların kullanımından kaçınılması gerektiğini söyledi.

Tıbbi özelliği olan yağların üretim aşamalarında gerekli analiz ve kontrol yapılmadığı takdirde fayda yerine zarar getirebileceğini belirten Kan, ''Ülkedeki bitkisel yağların üretiminde, besin kaybı en aza indirilerek sağlık ve kalitenin amaçlandığı günümüzde yüksek niteliklere sahip fonksiyonel yağların üretimi endüstriyel olarak da artırılmalıdır'' dedi.

BAZI BİTKİ YAĞLARININ FAYDALARI-
Çörek otu, üzüm çekirdeği, ceviz tohumu, keten tohumu, nar çekirdeği, aspir tohumu, ısırgan tohumu, susam tohumu ve kabak çekirdeği gibi ürünlerden elde edilen yağların insan sağlığına çok yönlü katkıları dolayısıyla fonksiyonel yağ özelliklerine sahip olduğunu kaydeden Kan, bazı tıbbi bitki yağlarının faydalarını şöyle sıraladı:

''Çörek otu tohumu yağının antioksidan ve iltihabı önleyici özellik gösterdiği kanıtlanmıştır.

Üzüm çekirdek yağı Omega 6 yağ asidi olan linoleik asit bakımından zengindir. Yağ en az yüzde 69 oranında vücuda yararlı linoleik asit taşımaktadır.

Ceviz yağı tüketen 793 kişi üzerinde Fransa'da yapılan bir çalışmada bu kişilerde kalp sağlığını koruyan HDL kolesterol düzeylerinin yüksek olduğu saptanmıştır. Omega 3 yağ asitlerinin kalp ve damar sağlığının korunmasında ve iltihaplarda pozitif etkiler oluşturduğu görülmüştür.

Aspir tohumu yağının yağ dokularını azaltıcı etkisi, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle de gözlenmiştir. Vücuttaki yağ oranını azaltarak, daha küçük yağ moleküllerine dönüştürmektedir. Metabolizmayı hızlandırarak, yağ ve kas dengesini düzenleyip zayıflamaya yardımcı olur.

KETEN TOHUMU YAĞI KALP HASTALIKLARINI ÖNLÜYOR-
Keten tohum yağı, içerdiği omega 3 yağ asidi olan alfa linolenik aside bağlı olarak kalp sağlığını koruyucu, koroner kalp hastalıklarını önleyici etki gösterir. Ülseratif kolit gibi iltihaplı hastalıkları önlemede de yardımcıdır.

Keten tohumunun vücutta kolesterolün oluşmasını engellediği, kolesterolü düşürdüğü ve yüksek tansiyonu düşürmede yardımcı olduğu belirlenmiştir. Yorgunluğa, halsizliğe karşı enerji ve güç verir. Taşıdığı antioksidan bileşiklerden dolayı bağışıklık sistemini güçlendirir.

Güçlü antioksidan etkiye sahip olan nar çekirdeği yağı kalp sağlığını korumada yardımcıdır. İçeriğindeki asitler bağışıklık sistemini harekete geçirerek vücut direncini artırır. Sindirim sistemini koruyucu etkileri ortaya konulmuştur.

Kabak çekirdeği yağının taşıdığı özel bileşenlerden dolayı prostat ve idrar kesesi şikayetlerinin azaltılmasında yardımcı olduğu pek çok araştırmayla gösterilmiştir. Ayrıca kolesterolü düşürür ve kalp sağlığının korunmasında olumlu etkileri bulunur.

Bitkilerle soğuk algınlığından kurtulun
Prof Erdem YEŞİLADA

Geçen gün gazetelerde yer alan bir haberde, yeni bir soğuk algınlığı ve grip salgınının geldiği bildiriliyordu. Bir yakalanırsak yandık! İşlerimiz aksayacak, yataklara düşeceğiz, bir yığın ilaç kullanmak zorunda kalacağız. Birkaç haftadır soğuk algınlığıyla nasıl başa çıkabileceğimiz konusunu inceliyoruz. Önemli olan yakalanmamak ya da hafif bir şekilde atlatmak... Daha da önemlisi gereksiz yere antibiyotik kullanarak dirençli mikroplar gelişimine katkıda bulunmamak. Bu amaçla belirli program dahilinde kullanılacak ilaçlarla bağışıklık sisteminin desteklenmesinin en akılcı yaklaşım olacağından bahsettik. Eczaneden alacağımız beta glukan’ın ve ekinezyanın bu amaçla kullanımının yararlarını vurguladık. Geçen hafta sonu bir ilaç fabrikasının yeni açılan tesislerini gezmeye gittik. Yol boyunca yanımda soğuk algınlığına yakalanmış öğretim üyesi arkadaşım oturuyordu, ‘Yandık’ dedim içimden, yarın ben de hastalanacağım herhalde. Eylül ayında bağışıklık sistemimi güçlendirecek kürümü uyguladığım halde, eve dönünce hemen ekinezya kürüne başladım ama her zaman kullandığımın iki misli miktarda ve sadece bir hafta süreyle. Neyse hastalığa yakalanmadan atlattım.

Soğuk algınlığına karşı kullanılabilecek bir başka seçenek ise umckaloaba, hem bağışıklık sistemini destekleyici hem de soğuk algınlığı enfeksiyonlarına yol açan mikroorganizmalar üzerinde antibiyotik benzeri etkisi bulunan ve eczanelerde satılan bir bitkisel ilaç. Güney Afrika sardunyası (Pelargonium sidoides) ya da yerel adıyla umckaloaba bitkisinin standardize edilmiş kök özütü formülleri (EP 7630) ile yürütülmüş bilimsel klinik çalışmalarla soğuk algınlığı, üst solunum yolu enfeksiyonlarında belirgin bir yararı bulunduğunu ortaya koyuyor. Klinik çalışmalar gerçekten yüksek bir hasta (erişkin veya çocuk) sayısı üzerinde yürütülmüş; akut bronşitte 2 bin 317 ve akut tonsilofarenjitte bin 345 hasta üzerinde çoğunlukla bir haftalık uygulama yapılmış.

YAN ETKİLERİ AZ
İlaç bağışıklık sistemini uyararak virüsler üzerinde etki gösterirken bir yandan da soğuk algınlığında vücuda yerleşen fırsatçı bakteriler üzerinde orta kuvvette etkiye sahip (antibakteriyal). Çocuk ve gençler (1-19 yaşları arasında 166 hasta) üzerinde yapılan çalışmalar, ilacın erken uygulanmaya başlanması ile bir haftalık tedavi süresi sonucunda antibiyotik kullanımına gerek kalmadan soğuk algınlığı şikayetlerini (öksürük, ateş) hafifletebildiği ve sekonder enfeksiyon gelişimi riskini önemli ölçüde önleyebildiğini gösterilmiş.

Akut bronşit hastalarında yürütülen klinik çalışmalarda değerlendirmeye alınan; öksürük, balgam, öksürük sırasında göğüs ağrısı, nefes darlığı (bronşit şiddet skoru) gibi şikáyetlerde belirgin azalma gözlenmiş. Erişkinlere önerilen miktar bir hafta süresince günde üç defa 30 damla, 6-12 yaş arası çocuklarda 20 damla ve 6 yaş altı çocuklarda ise 10’ar damlaya indiriliyor. Yeni yapılan bir klinik çalışmada ise 468 yetişkin, bronşit şiddet skorunun yanı sıra ‘işe gidebilme durumu’ da değerlendirmeye alınmış; uygulamanın başlangıcında işe gidemeyenlerin oranı yüzde 67 iken, bir hafta sonunda umckaloaba verilenlerde yüzde 16, boş ilaç verilen (plasebo) grupta ise yüzde 43’e inmiş. Yapılan klinik çalışmalarda yan etki bakımından hasta ve hekim memnuniyeti yüzde 95-98 civarında bulunmuş. Umckaloaba uygulanan hastalarda yan etki şikáyeti yüzde 8,5 civarında iken, bu oran boş ilaç (plasebo) verilen hastalarda yüzde 7 civarındadır. Yani yan etkisi yok denecek kadar az.

Soğuk algınlığından korunmanın akılcı yolu
Eskilerin ‘Testi kırılmadan önlemini almak’ diye bir deyişi vardır. Geçen hafta da belirttiğimiz gibi, soğuk algınlığına yakalandıktan sonra etkili bir tedavi uygulamak zor. Bu nedenle, benim en çok üzerinde durduğum konu koruyucu tedavilerdir. Koruyucu tedavilerin sadece ilaç uygulamaları olarak düşünülemeyeceğinin sanırım hepimiz farkındayız. İyi ve dengeli beslenme, kalabalık alanlarda daha dikkatli olmak ve grip aşısı uygulanması akla gelebilecek akılcı önlemler arasında sayılabilir. Peki, doğal ilaçlardan yararlanmak istiyorsak neler önerilebilir?

Bağışıklık sisteminin desteklenmesi kanımca soğuk algınlığı, grip gibi hastalıklardan korunmak için ilk olarak akla gelebilecek önlemler... Doğa, bağışıklık sistemini destekleyici etkiye sahip çok çeşitli seçenekler sunuyor. Ancak öncelikle bir hususu aklınızda bulundurmakta yarar var. Bağışıklık sistemi üzerinde etkili olan ilaçların gelişigüzel bir şekilde uygulanması son derece sakıncalı. Özellikle bağışıklık sistemi işlevlerinde bozukluk ya da yetersizlik olan kişilerde (multiple skleroz, lökozis vb.), bağışıklık sistemini destekleyici ilaçların kullanılması yarar yerine zarara yol açabiliyor. Yani bu ilaçları ‘iki ucu keskin kılıç’ olarak kabul etmek gerekir. Bilinçli ve akılcı kullanım önemli.

ETKİSİ DEĞİŞİYOR
Özellikle Eylül-Ekim ve Şubat-Mart aylarında, yani mevsim dönümlerinde 4-6 haftalık süreçlerle alınacak bağışıklık sistemi ilaçlarının, soğuk algınlığı ve grip gibi enfeksiyonlardan korunmada son derece yararlı olabileceği biliniyor. Burada ‘olabileceği’ gibi kesin olmayan bir ifade kullandığıma dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü bağışıklık sistemini destekleyici ilaçlar, kişiden kişiye ve aynı kişide de duruma göre değişebilen farklı cevaplar verebiliyor. Mesela bir yakınınıza iyi gelen bir ilaç sizde aynı derecede etkili olmuyor ya da daha önce çok iyi cevaplar aldığınız ilaç bu defa etkisiz kalabiliyor. Bu tamamen kişisel ve kişinin de o dönemdeki durumuyla ilgili. Bu nedenle modern tıpta soğuk algınlığı ve gribal enfeksiyonlardan korunmak için önerilen ve bağışıklık sistemini destekleyen çoğu ilaç ‘etkisiz’ diye kabul ediliyor.

Bu tip bilimsel çalışmaların sonuçları değerlendirilirken göz önüne alınması gereken başlıca kriter, bir önceki döneme oranla ilaç verilen dönemde tekrarlayan enfeksiyon sayısıdır. Mesela bir önceki yıl ilaç kullanılmadığında altı defa soğuk algınlığı veya gribal enfeksiyona yakalanan kişi, ilacı uygun dönemlerde ve uygun miktarda kullandığında (yani mevsim dönümlerinde) üç defa yakalanıyorsa; ‘İlaç yüzde elli etkilidir’ diye kabul edilmelidir. Bir ilaç için bu kabul edilebilir bir oran. Hiçbir ilaç herkese yüzde yüz etkili değil. Bağışıklık sistemini destekleyici hangi ilaçların kullanılması daha yararlı olabilir, bunu da önümüzdeki hafta inceleyelim.

Arı poleni ve balın yararları
Prof Erdem YEŞİLADA

Geleneksel kültürümüzde balın yararlarından sık sık söz edilir. Araştırmalarımızda arı poleninin bu faydaları artırdığını gördük.

Son yıllarda doğal antioksidanların insan sağlığı bakımından önemini ortaya koyan çalışmalar yapılıyor. Geçen hafta da belirttiğimiz gibi, bilhassa fenolik asitler ve flavonoitler benzeri fenolik bileşenlerinin antioksidan özellikleri dikkati çekiyor. Bu bileşiklerin oranı ve kimyasal yapıları kullanılan bal ve kovan ürününe göre değişiklik gösteriyor. Mesela, balda pinobanksin, pinosembrin, kersetin, krizin, galangin, luteolin ve kempferol gibi flavonoitler bulunurken, propoliste pinosembrin, pinobanksin ve krizin temel flavonoitler olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla, bal ve kovan ürünlerinin etkisi de bu bileşenlerine bağlı olarak değişiyor.

Genel olarak değerlendirdiğimizde, bal ve kovan ürünlerinin içerisindeki bileşiklerin yüksek antioksidan özellikleri, bu ürünlerin kalp ve dolaşım sistemi bozuklukları, kanserler, bağışıklık sistemi yetersizlikleri ve çeşitli iltihaplı hastalıklardaki etkilerinin dayanağını oluşturmaktadır. Ayrıca bal, farklı derecelerde yaraların, kesiklerin, yanıkların, cilt ülserlerin, abselerin ve varikoz ülserlerin tedavisinde de etkili olmaktadır. Bal, vücuda sürüldüğünde cildin nemi ile içerisindeki glukoz oksidaz enzimi etkin hale geçerek ortama yavaş yavaş hidrojen peroksit vermekte ve bu suretle dokulara hasar vermeden bakteriler üzerinde etkili olmakta ve ayrıca besleyici özelliği ile hücre gelişimini hızlandırarak yara izi oluşumunu önleyebilmektedir. İshal tedavisinde kullanıldığında vücudun rehidratasyonunu sağlarken, sıcak su ile seyreltilip içildiğinde ise bağırsakları yumuşatarak kabızlığa iyi gelmektedir. Ancak yine de geçen hafta bir bal satıcısının ilanında iddia ettiği gibi 80-90 hastalığa iyi gelir mi, bilinmez!

ÇOK VİTAMİNLİ
Kovan ürünleri arasında geçen hafta nasıl elde edildiğini yazdığımız arı poleninin bileşiminin yaklaşık yarısı polisakaritlerden (kompleks şeker) ibaret olup ayrıca vitaminler, yağ ve lipitler, proteinler ve amino asitler taşımaktadır. Dolayısıyla arı poleninin besleyici özelliği yüksektir. Arı poleninin de antioksidan özelliği yapısında bulunan fenolik bileşenler (fenolik asitler ve flavonoitler) ve karotenoitlere bağlıdır. Arı poleni, halk arasında soğuk algınlığı, ülserler, kansızlık, enterit ve kolit gibi iltihaplı bağırsak hastalıklarında kullanılmaktadır. Son zamanlarda, bilhassa yaşlılığa bağlı azalan vücut direncini desteklemek amacıyla pazarlanmaktadır. Tabii etkisi, balda olduğu gibi, çevrede yetişen çiçeklerin çeşidine bağlı olarak bileşiminde meydana gelen farklılığa, arı poleninin işlenme şekline (yıkama, kurutma gibi) ve saklama koşullarına (ışık, süre gibi) göre değişiklik göstermektedir. Yani üreticiden üreticiye etkide farklılık görülebilmektedir

İLTİHAP GİDERİYOR
Birkaç yıl önce Doğu Karadenizli bir bal üreticisi, arı poleni ve halis balı karıştırarak hazırladığı macunla bize geldi. Bu karışımı astım, bronşit, kanserler, sarılık, ülser, kolit ve çeşitli iltihaplı hastalıkların tedavisinde kullandığını ve yararlı olduğunu düşündüğünü, macunun bu etkilerini araştırıp araştıramayacağımızı sordu. Tabii bütün bu tedavi önerilerinin incelenmesi oldukça zahmetli, ancak birkaçı üzerinde çalışma yapmayı planladık. Yaptığımız deney hayvanı çalışmalarının sonuçları gerçekten ilginçti; halis balın zayıf etkili olmasına karşılık, macunun kuvvetli iltihap giderici ve ağrı kesici etki gösterdiği, bu etkisinin aspirine yakın olduğunu tespit ettik. Bu bakımdan iltihaplı hastalıklar, kolit gibi durumlarda etkili olabileceği düşünülebilir. Ayrıca ilaçla (parasetamol) oluşturduğumuz karaciğer hasarını çok iyi iyileştirdiğini, dolayısıyla karaciğer işlevlerini desteklediğini gördük. Ancak alkol ile oluşturduğumuz ülser üzerinde ne bal ne de macun beklenilen yararı gösteremedi, daha doğrusu etki fazla kuvvetli değildi. Bu etkilerin bal ve macunun belirli bir miktarda uygulanması ile ortaya çıktığını da belirtmek isterim. Yani kullanılan miktar önemli. Yaptığımız içerik analizinde ise arı poleni/halis bal macununun antioksidan etkisinin, halis bala göre 3 misli daha yüksek olduğunu tespit ettik. Yani, arı poleninin bal ile karıştırılması etkilerini de kuvvetlendiriyor. Önümüzdeki hafta bir başka kovan ürünü ile ilgili bilgileri tartışacağız.

Zencefil hangi hastalıklarda yararlı oluyor?
Prof Erdal YEŞİLADA

Geçen hafta doğudan batıya tüm medeniyetlerin zencefili yüzlerce yıldır çeşitli amaçlarla tedavide kullandığını belirtmiştik. Son 10-15 yılda yapılan bilimsel çalışmalarla zencefilin bu etkilerinin bir kısmı değerlendirilmeye çalışılmıştır. Geçen hafta bulantı ve kusma şikayetleri üzerinde etkisini incelemiştik. Bunun dışında kolesterol düşürücü, iritabl bağırsak sendromu şikayetlerini hafifletici, iltihap ve ağrı giderici özelliğinin yanı sıra mide ülseri tedavisinde, mikrobiyal enfeksiyonlarda, kalp-damar hastalıklarında ve kanser tedavisinde dikkati çeken olumlu etkileri bilimsel çalışmalarla ortaya konulmuş.

Bir süre önce, bir gazetede sağlıkla ilgili yazılar yazan biri kişinin ‘romatoit artrite iyi gelen’ bir yemek tarifi beni bayağı eğlendirmişti. Bir et yemeği içerisine zencefil, zerdeçal gibi bir kaç baharat ilave edip pişirilmesi ile hazırlanan yemeğin artrit hastalarına iyi geleceği yazılmıştı. Şüphesiz böyle bir şey mümkün değil. Yapılan çalışmalarda zencefilin iltihap giderici özelliği bulunduğu ortaya konulmasına karşılık, yemeğin içerisine zencefil ilave ederek onun etkili olmasını beklemek pek akılcı bir yaklaşım değil. Çünkü bu etkisinden bilhassa uçucu bileşenleri (gingeroller) sorumlu olduğundan, pişirildiğinde etkinliği büyük ölçüde kaybolacaktır. Kaldı ki, artrit gibi dejeneratif iltihaplı hastalıkların tedavisinde hiçbir ilaç birkaç doz uygulamayla etkili olamaz, yani tedavi kavramına aykırı.

İLTİHAP GİDERİCİ ÖZELLİKTE
Zencefilin osteoartrit ağrılarının giderilmesinde etkinliği, insanlar üzerinde yürütülen klinik çalışmalarla da ortaya konulmuş. Ancak etkili olan ilaç, iki farklı zencefil türünün belirli oranlarda karıştırılmasıyla elde edilmiş. 261 osteoartrit hastası üzerinde yürütülen bilimsel nitelikte bu çalışmada altı haftalık uygulama sonucunda yapılan değerlendirmelerde boş ilaç verilen gruba göre şikayetlerde belirgin bir azalma gözlenmiş. Diğer taraftan zencefilin tek başına verildiği bazı klinik çalışmalarda artrit üzerinde belirgin bir etki gözlenememiş. Bu durum sonuçların değerlendirilmesinde bir karmaşıklığa yol açıyor, şüphesiz. Son olarak 2007 tarihli bir deneysel çalışmada zencefilin iltihaba yol açan bazı etkenler (COX-2 ve PGE-2) üzerinde etkili olduğu bildiriliyor. Yani zencefilin iltihap giderici etkinliği bulunduğu bir gerçek, etki şekli de deneysel olarak ortaya konulduğuna göre artrit gibi durumlarda etkili olup olmadığının daha iyi anlaşılabilmesi için uzun süreli uygulamaların yapıldığı çalışmalara ihtiyaç var. Zencefilin iltihap giderici etkisi bulunmasının yanı sıra diğer iltihap giderici ilaçlar gibi midede hasara yol açmaması bir avantaj, hatta deney hayvanlarında mide ülserlerini önleyici etkisi bulunmuş.

KAN ŞEKERİNİ ETKİLİYOR
Zencefilin insanlarda hastalık yapan çeşitli bakteriler ve mayalar üzerinde etkileri bulunduğu gösterilmiş. Etkili bulunduğu mikroorganizmalar içerisinde dikkati çeken, başlıca ülser etkenlerinden biri olan Helicobacteri pylori. Bilhassa uçucu bileşenlerinin (gingeroller) çeşitli helikobakter tipleri üzerinde etkili olduğu tespit edilmiş. Nitekim zencefilin kaynatılması ile bu etkiler önemli ölçüde kaybolmuş.

Zencefil üzerinde yapılan hayvan deneylerinde diyabetik yapılmış sıçanlarda kan şekeri seviyesinin düştüğü gözlenmiş. Hayvanların şekerli gıdasına bir miktar zencefil ilave edildiğinde kan şekeri seviyesinin fazla oynamadığı, yükselmediği tespit edilmiş. Tabii bu, deney hayvanlarında yapılmış bir deney. Ama şeker hastalarının zencefil kullanırken kan şekeri seviyesini (kullanılan miktara bağlı) kontrol etmeleri sanırım yararlı olacaktır. Bir çalışmada zencefilin etkisini, şekeri glukoza dönüştüren enzimi baskılayarak gösterdiği (alfa glukozidaz enzimi inhibitörü), dolayısıyla kan şekerinde tehlike yaratacak seviyede ani bir düşme sağlamayacağı bilgisi yer alıyor.

Zerdeçal yüksek kolesterol hastalarında çok etkili
Prof Erdem YEŞİLADA

Yapılan deneysel çalışmalarda zerdeçalın kötü kolesterolü (LDL) ve total kolesterol seviyelerini düşürdüğü bildirilmektedir. Yeni yayınlanan bir çalışmada iki hafta süre ile yüksek yağ içeriğine sahip besin verilen deney hayvanlarında diyetine kurkumin karışımı ilave edilmiş olan grubun lipit ve kolesterol miktarında belirgin bir şekilde düşürüldüğü gözlenmiştir. Bu etkisini muhtemelen yağ asidinin metabolizmasını etkileyerek göstermektedir. Nitekim deney hayvanlarında yağ dokusu ağırlığında belirgin bir azalma tespit edilmiştir. Ancak henüz bu bulguları destekleyecek yeterli sayıda ve nitelikte klinik çalışma bulunmamaktadır. 1992 tarihli bir çalışmada sağlıklı on gönüllüye yedi gün boyunca kurkumin verilmesi ile (0,5 gram) total serum kolesterol seviyesinde yüzde 12 azalmaya karşılık, iyi huylu kolesterol (HDL) seviyesinde yüzde 30 artış sağlanmıştır. Daha yeni bir çalışmada ise aterosklerozlu hastalara zerdaçalın alkollü özütünün 28 gün süre ile verilmesi ile kötü kolesterolde (LDL) azalma ve HDL’de artış sağlandığı bildirilmektedir. Sonuç olarak, zerdeçalın yüksek kolesterolün düşürülmesinde yararlı olabileceği düşünülebilir.

Prostat büyümesi şikayetlerini hafifletmek için bir doğal ilaç
İYİ huylu prostat hiperplazisi (BPH), prostat bezinin kanserojen olmayan büyümesine bağlı olarak erkeklerde ileri yaşlarda ortaya çıkabilen bir üriner sistem hastalığı. Sık idrara çıkma, geceleri sık sık idrara kalkma, idrar zoru, kesik kesik idrar, idrar kesesinin tam boşalmadığı hissi gibi belirtiler başlıcaları. Bu şikayetleri hafifletmek için kullanılan ilaçların sürekli ya da uzun süreli olarak kullanılması gerektiğinden yol açtığı yan etkiler doğal ilaç seçeneklerine olan ilgiyi de artırıyor. Bu amaçla tercih edilen bitkilerin başında ise saw palmetto (cüce palmiye) meyvesi ve ısırgan kökü ekstreleri geliyor. Bu iki bitkiyi birlikte taşıyan bir formülasyonun uzun süreli olarak hastalara uygulandığında etkinliğini ortaya koyan bilimsel nitelikte (çok merkezli, çift körlü, plasebo kontrollü) bir çalışmanın sonuçları 2007’de önemli bir dergide yayınlandı.

Siyah çay içenlerde Parkinson hastalığı riski azalıyor mu?
Prof Erdem YEŞİLADA

Singapur’daki çalışmada siyah çayın Parkinson hastalığı riskini azalttığı sonucuna varılmış. Bunda siyah çayda bulunan kafein miktarının etkisi büyük
Uzakdoğu ülkelerinden Singapur’da, 45-75 yaşları arasında 63 bin 257 kişide yüz yüze anket yöntemiyle yürütülen bir çalışmada, siyah çay içilmesi ile Parkinson hastalığı riskinin azaldığı sonucuna varılmış. Çalışmaya katılan kişilerin tükettikleri gıdalar ve miktarları ayrı ayrı kaydedilmiş, bilgisayar programlarında yapılan değerlendirmelerde siyah çay haricinde hiç bir gıdanın Parkinson hastalığında olumlu bir yararı tespit edilememiş. Herhalde Çinlilerin beslenmesinde bakla yer almıyor. Çünkü bakla taşıdığı levo-dopa maddesi nedeniyle Parkinson hastalarında yararlı olduğu biliniyor. Çayın kafein içeriğinin başlıca etkenlerden bir olduğu, alınan kafein miktarı arttıkça Parkinson hastalığı riskinin azaldığı sonucuna varılmış. Tabii bu durumda sadece siyah çay değil, kafein içeren kahvenin de bu bakımdan yararlı olduğu görülüyor. Ancak daha ilginç bir bulgu, yüksek kafein tüketiminin yanı sıra siyah çay da birlikte tüketiliyorsa etki önemli ölçüde artıyor.

ALINAN SONUÇLAR İLGİNÇ
Araştırıcılar bu koruyucu etkinin muhtemelen östrojene bağlı yolak ile ilişkili olduğunu düşünüyorlar. Çünkü siyah çay içenlerde kan östrojen seviyesi yeşil çay içenlere göre daha yüksek seviyede bulunmuş. Bu durumu destekleyen bir başka bulgu da östrojen hormonu daha yüksek seviyede olan kadınların erkeklere oranla daha seyrek olarak Parkinson hastalığına yakalanması. Uzakdoğu’da yeşil çayın daha fazla tercih edildiğini biliyoruz. Üstelik sürekli olarak da yeşil çayın siyah çaya göre çok daha yararlı olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanıyor. Dolayısıyla bu sonuç oldukça ilginç. Yeşil çayın kafein içermesine karşılık Parkinson hastalığında herhangi bir olumlu rolü belirlenememiş.

Tabi bu bulgular geriye dönük bir sorgulamanın sonuçları, sadece bir yol gösterici ve fikir verici bilgiler. Buna bakıp da kahve ve siyah çayın miktarını abartırsanız bu defa kafein bağımlılığına bağlı sorunlar (kafein intoksikasyonu), kabızlık, tansiyon, mide asit salgısını artıracağından gastrit, uykusuzluk gibi bir sürü sorunla karşılaşabilirsiniz. Her şey kararınca kullanıldığında yararlıdır.


Limon suyu böbrek taşı oluşmasını engelliyor
BÖBREK taşı oluşması (ürolitiyaz), böbrekte meydana gelen ve taş oluşumuna yol açan etkenler ile önleyen etkenler arasındaki bir dengesizlik sonucu meydana gelen karmaşık bir olay. Kişide yatkınlık varsa bundan kaçınılması zor. Taş oluşumunu engelleyici ilaçların tüm vakalarda tam bir etkinliğinden söz etmek mümkün değil, kaldı ki uzun süre kullanımda bazı yan etkiler söz konusu olabilmekte.

Yeni yayımlanan bir deneysel çalışmada limon suyunun sıçanlarda kalsiyum okzalat kristalleri oluşumu üzerindeki etkisi incelenmiş. Sıçanlarda böbrek taşı oluşturmak üzere verilen ajanlar ile birlikte 10 gün süreyle farklı derişimlerde limon suyu (yüzde 100, yüzde 75 ve yüzde elli) da verilmiş. Süre sonunda deney hayvanlarının böbreklerinde yapılan incelemede, limon suyu verilmeyen sıçanların böbreklerinde geniş alanlarda kalsiyum okzalat kristalleri oluşumu gözlenirken, yüzde 100 ve yüzde 75 derişimde limon suyu verilen hayvanlarda kalsiyum okzalat taşı oluşumuna rastlanmadığı gözlenmiş.

Kanımca, bu deneyin sonucu böbrek taşı oluşumuna yatkın kişiler için yararlı olabilir. Tabii miktarı abartmadan... Deneyde sıçanlara uygulanan miktardan yaptığım hesaba göre her gün bir fincan saf limon suyu yeterli gibi görülüyor.

Diz ve kalça osteoartriti şikayetlerinde kuşburnu meyvesi
Prof Erdem YEŞİLADA

Avrupa’da artrit şikayetlerini hafifletmek amacıyla içinde toz edilmiş kuşburnu meyveleri taşıyan kapsül formülasyonu pazarlanıyor. Yapılan çalışmalarda kuşburnu verilen hastalarda şikayetlerin ve ağrı kesici ilaca olan gereksinimin azaldığı gözlenmiş

Kuşburnu meyvelerinin en çok dikkati çeken kullanım alanlarından biri diz ve kalça osteoartriti üzerindeki olumlu etkileri... Avrupa’da piyasada artrit şikayetlerini hafifletmek amacıyla içerisinde toz edilmiş kuşburnu meyveleri taşıyan kapsül formülasyonu pazarlanıyor. Neden kuşburnu meyvesinden hazırlanan çay kullanılmıyor da, doğrudan toz edilmiş meyve veriliyor?

Deney hayvanları üzerinde yürüttüğümüz ve 2007’de yayınladığımız bir çalışmamızın sonuçları yukarıdaki uygulamayı destekliyor. Kuşburnu meyvelerinden hazırladığımız alkollü ve sulu özütlerin deney hayvanlarında oluşturulan çeşitli iltihap ve ağrı modelleri üzerindeki etkisini araştırdığımızda, meyvelerin alkollü özütünün sulu özütüne oranla çok daha etkili olduğunu tespit ettik. Nitekim başka araştırıcılar tarafından yürütülen ve yine 2007’de yayınlanan başka bir çalışmanın sonuçları da bizim bulgularımızı destekliyor. Bu son çalışmada, kuşburnu meyvelerinin yağda çözünen (lipofilik) bileşenlerinin farklı nedenlere bağlı (siklooksijenaz-1 ve -2, lipoksijenaz) iltihaplar üzerinde etkili olduğu görülmüş. Dolayısıyla, kuşburnunun suda çözünmeyen bileşenleri iltihap giderici ve ağrı kesici etkili olduğundan çay halinde kullanıldığında beklenen yararı göstermesi beklenemez.

BEL AĞRILARI AZALMIŞ
Hastalar üzerinde yürütülen mevcut klinik çalışmaların sonuçları da deneysel bulguları destekliyor. Son dört yıl içerisinde yapılan ve toplam 513 hasta üzerinde yürütülen beş klinik çalışmada, günde 5-10 gram kuşburnu meyvesi taşıyan ilaçlar verilmiş. Bir ay süre ile uygulanması ile spastik kolon (IBS) üzerinde yüzde 54, 3-6 aylık uygulama ile osteoartrit ve romatizma üzerinde yüzde 70 ile 85 arasında etkili bulunmuş. Yeni bir çalışmada ise 12 ay uygulanmasıyla bel ağrısı şikayetlerinde yüzde 62 iyileşme sağlamış. Çok yeni yayınlanan 2008 tarihli bir meta analiz çalışmasında, bilimsel kriterlere uygun 3 klinik çalışmanın sonuçları değerlendirmeye alınmış. 287 hastayı kapsayan bu çalışmalarda kuşburnu meyvesi verilen 145 hastada şikayetlerin azaldığı, ağrı kesici ilaca olan gereksinimin düştüğü, boş ilaç (plasebo) verilen 142 hastada ise herhangi bir gelişme sağlanamadığı gözlenmiş. Şüphesiz klinik çalışma sayısının ve kalitesinin artırılması, uygulama süresinin uzatılması daha net yorumda bulunmak için yararlı olacaktır.

YAN ETKİSİ NEREDEYSE YOK
Bu çalışmalarda dikkati çeken önemli bir nokta, hastalar tarafından kuşburnu kullanılışına bağlı olarak

ciddi bir yan etki bildirilmemesi. Başlıca yan etkiler olarak hafif mide-bağırsak şikayetleri ve hassas kişilerde alerji. Artrit gibi hastalıklarda şikayetleri hafifletmek amacıyla verilen iltihap giderici ilaçlarda ciddi yan etkiler söz konusu olduğundan artrit şikayetleri için yararlı olabilecek böylesine güvenilir bir ilaç bence çok olumlu. Spastik kolon hastalarında kullanılırken içilen su miktarına dikkat edilmesi gerekiyor. Eğer kabızlık varsa, bitki liflerinin suyu tutması nedeniyle dışkı hacmi artarak müshil etki gösterirken, ishal şikayeti olan spastik kolon hastalarında ise tam tersi ilacın az miktar suyla alınması öneriliyor. Kişilerin kullandığı başka ilaçlarla etkileşme riskini azaltmak için kullanılan ilaç ile kuşburnu meyvesinin içilmesi arasında iki saatlik bir süre bırakılması yararlı olabilir.

Kuşburnu meyvesinin zayıflatıcı etkisi
Prof Erdem YEŞİLADA

Japon bilim adamları yaptıkları araştırmada kuşburnundan hazırlanan özütün vücuttaki yağ oranını belirgin şekilde azalttığını tespit etmiş

İki haftadır kuşburnu meyvelerinin çeşitli etkilerinden bahsediyoruz. Kuşburnu meyvelerinin halk arasındaki kullanılışları ve bunlardan hangilerinin bilimsel çalışmalarla etkinliğinin doğrulandığını inceliyoruz. Bilimsel çalışmaları incelerken bir çalışma ve sonuçları ilgimi çekti. Sanırım sizin de ilgileneceğiniz bir konu: Zayıflamak...

Japon bir araştırıcı grubu, şeker hastalığına karşı etkili ve şişmanlığı önleyici doğal ilaçlar geliştirmek üzere yürüttüğü bir araştırmasında kuşburnu meyvelerinin zayıflatıcı etkisi bulunduğunu fark etmiş. Kuşburnu meyvelerinin tümünün, etli kısmının ve tohumlarının ayrı ayrı özütünü hazırlamışlar. Farelere iki hafta süreyle verildiğinde bilhassa tohumlarından hazırlanan özütün vücuttaki yağ (mesenterik, epididimal ve paranefrik yağ) oranını belirgin şekilde azalttığı tespit edilmiş.

YAN ETKİSİ GÖRÜLMEDİ
İlginç olan bu süreçte hayvanların iştahlarında herhangi bir azalma görülmemiş. Bu süreçte herhangi bir yan etkiye rastlanmamış olması da ayrıca önemli; bilindiği gibi zayıflatıcı etkiye sahip ilaçların büyük çoğunluğu önemli yan etkiler gösterebiliyor. İşin güzel tarafı bir yandan yerken bir yandan da yağ oranı azalıyor. Bu iki haftalık uygulama sürecinde hayvanların karaciğer dokusu trigliserit seviyesinde yüzde 65 ve plazma trigliserit ve serbest yağ asidi seviyelerinde ise yüzde 40 civarında bir düşme sağlanıyor, ancak total kolesterol üzerinde herhangi bir etki gözlenmemiş.

Şişmanlığı önleyici etkinin tohumlarda bulunan bileşenlere bağlı olduğu görülüyor. Meyvenin tümü toz edilerek uygulandığında bu etki zayıflarken, meyvenin sadece etli kısmı uygulandığında herhangi bir etki gözlenememiş. Araştırıcılar çalışmalarına devam ederek kuşburnu tohumlarından etkili bileşeni (trans-tilirozit) tespit ediyorlar. Yapılan çalışmada bu bileşiğin etkisinin piyasada bulunan bir zayıflama ilacı olan orlistat’dan daha kuvvetli olduğu görülüyor.

KULLANILMASI YARARLI
Bu bir bilimsel çalışmanın sonuçları, dolayısıyla trans-tilirozit taşıyan bir ilaç satın alıp da kullanmak şu an için mümkün değil, şüphesiz. Geçen haftalardaki yazılarımda, hatırlarsanız, kuşburnu meyvesinin osteoartrit gibi eklem sorunlarındaki yararlarından ve C vitamini ve folik asit için iyi kaynak olduğundan bahsetmiştik. Bu bakımdan kuşburnu meyvesinin kullanılmasının sağlık için yararlı olacağını düşünüyorum.

Kuşburnu meyvelerinin halk arasında önerilen soğuk algınlığı üzerindeki koruyucu ve iyileşmesine yardımcı etkisinin yüksek C vitamini içeriğine bağlı olduğu düşünülebilir. Bizim yaptığımız bir çalışmada kuşburnu meyvelerinin deney hayvanlarında mide ülseri oluşumunu engellediğini tespit ettik. Şeker hastalığında etkili olup olmadığı konusunda net bir bilimsel bulgu yok. Mevcut iki çalışmadan birinde etkisiz bulunurken, bir diğerinde ise kan şekerini düşürdüğü bildiriliyor. Halk arasında hemoroit tedavisinde çok etkili olduğu bildirilmesine karşılık bu konuda bir bilimsel çalışmaya rastlayamadım.

Kabak çekirdeğinin kabuğu da yararlı

Prof Erdem YEŞİLADA

Kabak çekirdeğinin içinden bahsediyoruz ama yapılmış bilimsel çalışmaları incelerken geçen yıl yayınlanan bir çalışma dikkatimi çekti. Çünkü çalışmanın konusu, kabak çekirdeğinin çitleyip attığımız ‘beyaz renkli kabuğu’ ile ilgili. Çekirdeğin kabuğu demir bakımından zengin; 30 gramında 4 mg civarında demir var. Bir fikir vermesi bakımından demir bakımından zenginleştirilmiş tahıl ürünleri ile karşılaştırdığımızda, bu tahıl ürünlerinin 30 gramında 7 mg civarında demir bulunuyor. Yani yemeyip attığımız kabukları, para verip aldığımız bir ürüne yakın demir taşıyor; ilginç değil mi? Yapılan çalışmada, 20-37 yaşları arasında sekiz sağlıklı bayana dört hafta boyunca her gün 30’ar gram demir bakımından zenginleştirilmiş tahıl ürünü ve çekirdek kabuğu veriliyor.

Deneye başlandığında ve regli döneminin 20’inci gününde kan örnekleri alınıyor ve demir analizleri yapılıyor (retikülosit sayımı, hemoglobin, hematokrit, serum ferritin, total demir-bağlama kapasitesi, transferin ve transferin doygunluk yüzdesi). Deney başlangıcı ve sonrasında kan demir değerleri arasında belirgin faklılaşma görülüyor. Tabii çalışmanın esas hedef grup olan hamile kadınlarda ve genç çocuklarda ve daha uzun süreli olarak tekrarlanması gerekiyor. Bilhassa zenginleştirilmiş demir ürünlerinin temin edilmesinde güçlükle karşılaşılan köy gibi yerlerde hamilelikte ve adolesanlarda demir desteği olarak yararlanılması bana çok akılcı geliyor.

Yapılan çalışmalarda, kabak çekirdeğinin yağı alındıktan sonra kalan protein kısmının deney hayvanlarında protein yetmezliğine bağlı şikayetleri giderdiği, karaciğerde toksinlerin yol açtığı hasarı onardığı ve vücudun antioksidan kapasitesini yükselttiği gösterilmiştir. Bir başka deneysel çalışmada ise, kabak çekirdeği yağının kalbin ve böbreklerin antioksidan kapasitesini artırdığı ve dört haftalık uygulama ile yüksek tansiyonlu sıçanlarda tansiyon düşürücü ilaçlarının daha etkili olmasını sağladığı bildiriliyor. Kabak çekirdeği yağının antioksidan özelliklerinin incelendiği bir deneysel çalışmada ise romatizma hastalarında iltihap giderici ilaçla (indometasin) birlikte verildiğinde, ilacın karaciğer üzerindeki olumsuz etkilerini önlediği tespit edilmiş.

PEKİ YA KAVRULUNCA?
Kabak çekirdeği genellikle kavrularak tüketilmektedir. İstenen aromayı sağlayabilmek için kavurma işleminin uygulanması gerekiyor. Kavurma işlemi sırasında çekirdeğin bileşiminde ne gibi değişiklikler olmaktadır? Yapılan çalışmalar kavrulurken kabak çekirdeği içerisindeki uçucu bileşenlerin oranlarının değiştiğini, bilhassa lipit oksidasyonuna bağlı parçalanma ürünlerinin ortaya çıktığını gösteriyor. Kavrulmuş kabak çekirdeğine lezzeti kazandıran bileşikler olan alkillenmiş pirazinler ve 2-asetilpirolün oluşması için kavurma işleminin en az 90 derecede yapılması gerekiyor. Kavrulma sırasında uçucu olmayan bileşenlerde de değişim görülüyor. Yapılan çalışmada ilginç olarak, vitamin E ve fitosterol içeriğinde bir miktar artış gösterdiği bildiriliyor. Ama kanımca bu kavrulma sırasında uçucu bileşenlerin ve nemin uzaklaştırılmasına bağlı olarak gözlenen oransal bir değişiklik. Fazla kavrulursa oksidasyona dayanıksız olan linoleik asit gibi yağ bileşenlerinin kaybı söz konusu olabilir, bence.

TUZLAMADAN YEMELİSİNİZ
Kabak çekirdeğinin dört hafta süre ile sıçan ve kobaylara uygulanması ile böbrek, karaciğer ve kan değerlerinde herhangi bir olumsuz değişime yol açmadığı gözlenmiş.

Sanırım kabak çekirdeğini kavurmadan, tuzlamadan ve kabuklarını çıkarmadan tümüyle kullanmak en doğrusu. ‘Neden kavurmadan kullanılması gerekiyor’ diye sorarsanız, protein, amino asit gibi ısıya hassas bileşenlerinin bozunmasına yol açmamak için... ‘Neden tuzlamadan yenmeli’ diye sorarsanız da tuzun fazlasının zararlı olduğunu artık herkes biliyor; vücutta su tutulmasına (ödem) yol açıyor, tansiyonu yükseltiyor. O halde, bu haliyle (kavrulmadan, tuzlanmadan ve ayıklanmadan) eğlencelik olarak keyifle yemenin bir yolunu bulmalı!

Aspir çiçekleri kolesterolü düşürmeye yardımcı oluyor

Prof Erdem YEŞİLADA

Aspir (Latince bilimsel adıyla Carthamus tinctoria) ya da çiçekleri katıştırma amacı ile safran yerine satıldığı için ‘yalancı safran’ olarak bilinen ve eskiden beri bazı yörelerimizde yetiştirilen bir bitki.

Çiçekleri ülkemizde bazı bölgelerde sarı boya olarak kullanılmakta, Gaziantep’te ise ‘orman’ isimli bir yemeğe renk vermek amacıyla katılmaktadır. Meyveleri papağan yemi olarak satılmaktadır. Çiçekleri beş dakika kaynatılarak çay halinde içildiğinde öksürüğün tedavisinde yararlı olmaktadır.

Bitkinin tohumlarında yüzde 30-40 civarında doymamışlık bakımından zengin bir yağ bulunur. Yağın bileşiminde yüksek doymamışlığa sahip ‘linoleik asit’ oranı yüzde 70-90 kadardır. Bu nedenle sağlıklı bir yağ olarak yemeklerde kullanılması önerilmekte ve ülkemizde son dönemlerde farklı bölgelerde tarımı ve kullanımı desteklenmektedir.

İLAÇLAR KADAR KUVVETLİ
Tohumların yüzyıllardır Çin, Kore, Japonya, Tayland gibi Uzakdoğu ülkelerinde iltihaplı hastalıklar (romatizma, kronik böbrek iltihabı), kalp ve damar hastalıkları (damar tıkanması, yüksek lipit ve kolesterol) ile osteoporoz ve kemik erimesi gibi dejeneratif hastalıkların tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Son yıllarda aspir bitkisinin tohumları ve çiçeklerinin bilhassa kolesterol ve kemik erimesi üzerindeki etkilerini ortaya koyan çalışmaların sayısında bir artış dikkati çekiyor.

Yeni yayınlanan bir çalışmada, aspir çiçeklerinin Tayland’da halk arasında çay halinde kolesterolü düşürmek ve damar tıkanıklıklarının önlenmesinde kullanıldığı bilgisinden hareketle bu etkisini ispatlamak için yürütülen bir deneysel çalışmanın bulguları sunuluyor. Yüksek kolesterol içeriğine sahip bir program ile beslenen sıçanlardan bir gruba iki hafta, diğer gruba ise dört hafta boyunca bitkinin çiçeklerinden hazırlanan özütler verilmiş. Bu süreç içerisinde hayvanların vücut ağırlıkları, yedikleri gıda miktarı, plazma kolesterol seviyeleri izlenmiş. Deney sonucunda hem iki hafta ve hem de dört hafta aspir özütü verilen gruplarda total kolesterol seviyesinde belirgin bir düşme, iyi huylu kolesterol (HDL) seviyesinde ise bariz bir artış gözlenmiş. Kolesterol düşürücü etkisinin bu amaçla kullanılan ilaçlar (atorvastatin) kadar kuvvetli olması dikkat çekici. Bir başka çalışmada ise, aynı şekilde tohum özütünün kuvvetli antioksidan etkisine bağlı olarak düşük yoğunluklu kolesterolün (LDL) oksitlenmesini engellediği ve dolayısıyla kalp krizi riskinin azaltılmasında yararlı olduğu deneysel olarak ortaya konulmuş.

OSTEOPOROZA KARŞI ETKİLİ
Aspir tohumlarından Uzakdoğu ülkelerinde bilhassa Kore’de kemik oluşumunu artırarak osteoporozun önlenmesinde ve kemik onarımının sağlanmasında yardımcı olmak üzere yararlanılmaktadır. Bilhassa kadınlarda menopoz dönemlerinde östrojen hormonu eksikliğine bağlı kemik erimesinde koruyucu rolü olduğu ileri sürülmektedir. Bu etkilerin doğruluğu deney hayvanları üzerinde yapılan bazı çalışmalar ile ortaya konulmuş, aspir yağının sekiz hafta süre ile uygulanması suretiyle kemik erimesine bağlı gelişen faktörlerde belirgin bir iyileşme gözlenmiş.

Peki Aspir ne derece güvenli? Bitkilerin olası zararlı etkileri ile ilgili bilimsel kaynakları incelediğimde, tohumların yağıyla ilgili herhangi bir uyarı bulunmuyordu. Ancak çiçeklerin kanı sulandırması nedeniyle kan sulandırıcı ilaç kullananlarda dikkat edilmesi gerektiği, yine çiçeklerinin rahim hareketlerini artırması nedeniyle hamilelerde kullanılmasının düşüğe yol açabileceği uyarıları yer alıyordu.

Özetle yağı şu an piyasada bulunan yemeklik yağlar arasında doymamış bir yağ asidi olan linoleik asit oranı en yüksek olanı. Yani sağlıklı bir yemeklik yağ olmasının yanı sıra kemik erimesi ve osteoartrit gibi dejeneratif hastalıkların ve damar tıkanıklığının önlenmesi, yüksek kolesterolün düşürülmesi bakımından yararlı. Çiçekleri ise miktarı abartmadıkça (günlük en fazla 3 gram) güvenle kullanılabilir.

Omega-3 yağ asitleri depresyon tedavisinde ilaçların etkinliğini artırıyor
Prof Erdem YEŞİLADA

Haziran 2008’de bu köşede yazdığım iki yazıda Omega-3 yağ asitlerinin bunama ve alzheimer hastalığının önlenmesinde ve kalp krizi riskinin azaltılmasında önemli rolü bulunduğuna ait bazı bulgulardan bahsederek günlük besinlerle ya da hazır formülasyonlar (balık yağı) ile alınan Omega-3’ün sağlığımız için öneminden bahsetmiştim. Omega-3 yağ asitlerinin yararları ile ilgili yayınlanan yeni bazı çok önemli bulgulardan bahsetmek istiyorum.

Geçen yıl yayınlanan, Omega-3 yağ asitlerinin (balık yağı veya diğerleri) kişisel davranışlar ve psikolojik rahatsızlıklardaki etkisini değerlendiren bir bilimsel çalışmada, 10 bilimsel nitelikte klinik çalışma seçilerek sonuçları karşılaştırılmış.


YÜZDE 81 AZALMA SAĞLANDI
Toplam 329 hastayı kapsayan bu çalışmaların sonucunda Omega-3 yağ asitlerinin en az dört hafta süreyle uygulanmasının depresyonlu hastalarda belirgin bir yararı bulunduğu tespit edilmiş. Ancak bazı klinik çalışmaların sonuçlarının bu bulguyu tam olarak desteklememesi ve bilhassa kullanılması gereken ideal miktarın ne olabileceği hususunda bir görüş birliği sağlanamaması nedeniyle daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulduğu vurgulanmış.

Son yapılan bir çalışmada depresyon hastalarında depresyon ilaçlarının Omega-3 ile birlikte uygulanması suretiyle tedavi cevabının belirgin bir şekilde artış gösterdiği gözlenmiş. Yapılan çalışmada sadece depresyon ilacı verilen hastalarda depresyon skorunda yüzde 50 azalma sağlanabilirken, depresyon ilacıyla birlikte Omega-3 yağ asidi verilen hastalarda bu azalma yüzde 81 olarak tespit edilmiş. Hatta depresyon ilacına cevap vermeyen bazı vakalarda bile daha iyi bir tedavi cevabı sağlanabilmesi söz konusu olabileceği belirtiliyor. Yine 2008 tarihli bir çalışmada Omega-3 yağ asitlerinin kadınlarda doğum sonrası depresyonlarda beyinde serotonin seviyesinin düşmesini önleyerek etki ettiği bildiriliyor.

ŞİZOFRENİDE DE YARARLI
Bir başka çalışmada ise, Omega-3 yağ asitlerinden biri olan eikozapentanoik asit’in (EPA) beyin damarlarını genişleterek beyindeki kan akımını artırdığı ve bu etkisine bağlı olarak şizofreni hastalarında yararlı olduğu, Alzheimer hastalarında ise yaşlı hastalarda görülen ajitasyonları azalttığı sonucuna varılmış. Diğer bir önemli bulgu ise ‘dikkat eksikliği’ olan çocuklarda Omega-3 yağ asitlerinin düzenli kullanılmasının yararlı olabileceği bildiriliyor.

2008 yılı içerisinde bilimsel dergilerde Omega-3 yağ asitlerinin psikiyatrik rahatsızlıklar üzerindeki etkileri hakkında yayınlanan bu çalışmalar bence çok önemli. Bilhassa depresyon vakalarında ilaçlarla birlikte kullanılması suretiyle ilacın etkinliğinin artırılması, bu suretle tedavi dozunun kısıtlanarak ilaca bağlı bazı istenmeyen etkilerin bertaraf edilmesi mümkün olabilir sanırım.

Araştırmalar Omega-3 yağ asitlerinin dört hafta süreyle uygulanmasının depresyonlu hastalarda belirgin bir yararı bulunduğunu ortaya çıkarmış

Hamilelikte Omega-3 kullanılması yararlı mı?
Prof Erdem YEŞİLADA

İlaçların büyük bir çoğunluğunda hamilelik ve emzirme dönemlerinde kullanılmaması ile ilgili uyarılar yer almıyor. Acaba Omega-3 yağ asitlerinin bu dönem içerisinde kullanılması zararlı mı, yoksa yararlı mı?

Hamilelik ve emzirme dönemlerinde anneye verilen Omega-3 yağ asidi bakımında zengin beslenme ve formülayonların gerek ceninin ve gerekse bebeğin gelişimi üzerinde önemli etkileri bulunduğu bildiriliyor. Hamilelik döneminde Omega-3 bakımından zengin diyetlerin erken doğumları önlediği, doğumda bebek ağırlığının artmasını sağladığını ortaya koyan bazı çalışmalar bulunuyor. Deneysel çalışmalar da bu bulguları destekliyor; bilimsel olarak prostaglandinlerden F2alfa ve E2 oluşumunu azaltmasına ve I2 ve I3 oluşumunu artırmasına bağlı olarak bu etkiyi gösterdiği ortaya konulmuş.

Emzirme dönemlerinde ise anne sütünün Omega-3 yağ asitleri bakımından zengin olması ya da Omega-3 katkılı bebek mamalarının kullanılmasının bebeğin zeka gelişimi üzerinde belirgin bir katkı sağlayacağı bildiriliyor.

FAZLASI ZARARLI OLABİLİR
Gerek hamilelik ve gerekse emzirme dönemlerinde anneye Omega-3 yağ asitleri verilmesinin bu kadar dikkati çekici yararlarının ortaya konulması şüphesiz insanları bu tip ürünleri kullanmaya yönlendiriyor. Ancak ne kadar miktarda kullanılmalı? Bu dönemlerde kullanılması güvenilir mi? Şüphesiz her zaman tekrarlamakta yarar gördüğüm gibi her şeyin fazlası zararlı olabilir.

ABD’de yapılan bir çalışmanın sonuçları bu konuda önemli bilgiler veriyor. Deney hayvanları üzerinde yapılan çalışmalarda Omega-3 yağ asitlerinin yüksek miktarlarda kullanılmasının ceninde ve bebeklerde gelişme bozukluklarına yol açabileceği, beyin ve sinirlerde bazı anormalliklere neden olabileceği yönünde bazı bulgular ortaya koymuş. Bu çalışmalarda Omega-3 yağ asitlerinin yüksek miktarlarda kullanılmasının, eksikliğine göre daha zararlı olabileceği sonucuna varılmış.

DOKTOR KONTROLÜ ŞART
İdeal Omega-3 yağ asidi miktarının belirlenmesi amacıyla hamilelerde ve emziren annelerde klinik çalışma yürütmek, şüphesiz, pek olası değil. Amerikan Milli Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Enstitüsü tarafından halen devam etmekte olan bir çalışmada erken doğumların önlenmesi amacıyla hamileliğin otuzyedinci haftasına kadar günlük 1200 mg EPA (eikozapentanoik asit) ve 800 mg DHA (dokozahekzaenoik asit) uygulanmış. (Her ikisi de Omega-3 yağ asidi ve Haziran 2008’deki yazılarımda sizlere bahsetmiştim.) Burada uygulanan miktar normalde hamilelik döneminde önerilen miktarın 4-8 misli kadar. Henüz sonuçlar açıklanmadı ama açıklandığında bu konuda hiç olmazsa bir fikir vereceğini ümit ediyorum.

Burada bir hususu hatırlatmakta yarar görüyorum. Omega-3 yağ asidi formülasyonlarını hamilelik ve emzirme dönemlerinde kendi başınıza kullanmaya kalkmayın, bir hekim kontrolünde önerilen şekilde kullanın. Diyabet hastası olanların ve kan sulandırıcı ilaç kullananların balık yağı kullanırken mutlaka dikkatli olması gerekir. Omega-3 yağ asitlerinin kan sulandırıcı etkisi nedeniyle ameliyatlar öncesinde, hamilelerde bilhassa sezaryen ameliyatları öncesinde gerekli önlemlerin alınması da son derece önemli.

Omega-3 yağ asitlerinin hamilelikte erken doğumları önlediği, yenidoğan ağırlığının artmasını sağladığını, emzirme döneminde ise bebeğin zeka gelişiminine katkıda bulunduğu bildiriliyor

Bir parça karanfil tomurcuğuyla neler yapabilirsiniz?
Prof Erdem YEŞİLADA

Ağız kokusunu hafifletmek amacıyla, bilhassa sarmısaklı bir yemek yedikten sonra ağzımıza attığımız veya mutfağımızda baharat olarak çeşitli kompostolara, tatlılara kattığımız karanfil ya da dişimiz ağrıdığında ağrıyı hafifletmek üzere çürük kısma bir pamuğa emdirerek bastırdığımız karanfil yağı günlük hayatımızda yer verdiğimiz bir baharat. Eski Çin’de asilzadelerin yanına girmeden önce ziyaretçilerin ağzına karanfil verilirmiş, nefesi güzel koksun diye... Aslında adı bildiğimiz bir çiçek olan karanfille aynı olsa da hiçbir ilgisi bulunmuyor. Uzakdoğu’da Hindistan ve Endonezya, Afrika’da ise Madagaskar’da yetişen tropik bir ağacın açmamış çiçek tomurcuklarının kurutulmasıyla hazırlanıyor. Uzakdoğu ülkelerinde cinsel gücü artırıcı, sindirimi kolaylaştırıcı, gaz söktürücü, krampları giderici, sinirleri uyarıcı ve tonik etkileri nedeniyle kullanılıyor. Peki ama bu kullanılışların ne kadarı bilimsel olarak da gösterilmiş, bu baharat hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz?

ÇÜRÜKLERE KARŞI YARARLI
Esasında yemeklerden sonra ağzımıza atacağımız karanfilin ağızda çürüklere yol açan bazı mikroplar üzerinde etkili olduğu (Porphyromonas gingivalis, Prevotella intermedia), ağzımızda bunların gelişimini önlediği deneysel olarak da ortaya konulmuş. Burada bir hususu belirtmekte yarar görüyorum; yapılan çalışmada bu mikropların gelişmesini önleyen madde sanıldığı gibi karanfil yağında bulunan bileşenler değil, fenolik maddeler (kempferol ve mirisetin) bulunmuş. Dolayısıyla kurutulmuş karanfil çiçeklerinin doğrudan ağızda tutulması daha yararlı olabilir. Karanfilin bu antiseptik özelliğinden diş macunu ve gargaralar içerisinde de yararlanılıyor. Diş çürüklerinde etkisini ‘yerel anestezik’ olarak ağrıyan kısmın uyuşturularak ağrının daha dayanılabilir hale gelmesini sağlayarak gösteriyor. Bu amaçla karanfil yağının içerisinde bulunan bileşenlerden sadece beta-karyofilen’in etkili olduğu tespit edilmiş. Karanfille ilgili kayıtlarda diş ağrısını giderici etkisi yer almakla beraber, ağrı kesici etkisinin bulunup bulunmadığı konusunda yapılmış herhangi bir bilimsel çalışmaya rastlamadım.

Karanfil yağının diş çürüklerine yol açan mikroplar haricinde diğer birçok mikroorganizma üzerinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda çalışma mevcut. Bir çalışmada karanfil ve biberiye yağlarının karışım halinde uygulanmasıyla çeşitli mikroorganizmalar (gram pozitif ve gram negatif) üzerinde daha da etkin hale geldiği bildiriliyor. Bir başka önemli bulgu da karanfil yağının ve içerisindeki temel bileşen olan öjenolün dermatofit enfeksiyonlarına yol açan mantarlar (Trichophyton, Epidermophyton, Microsporum) üzerinde gözlenen kuvvetli etkisi. Dermatofitler, en belalı mantarların başında geliyor; deri üzerinde bilhassa ayak tırnaklarında yerleşerek tırnağın kalınlaşmasına ya da saçlı deriye bulaşarak saç dökülmesine yol açanları en sık görülenleri.

KUVVETLİ BİR ANTİOKSİDAN
Karanfilin mikroorganizmalar üzerindeki etkisini inceleyen çalışmalar arasında biri dikkatimi çekti. Farklı etki şekillerine sahip 13 antibiyotiğin bir mikroorganizma (Staphylococcus aureus) üzerindeki etkisinin sekiz bitki özütü (biri karanfil) tarafından nasıl ve ne derecede etkilendiği incelenmiş. Deney sonucunda karanfil özütünün 13 antibiyotikten 11’inin etkisini kuvvetlendirdiği gözlenmiş. Bu bence çok ilginç...

Karanfille ilgili yürütülen çalışmalarda ortaya çıkan bir başka bulgu da kuvvetli antioksidan etkisi bulunması. Yani vücudumuzda serbest radikal hasarının önlenmesinde yararlı olabilir. Karanfil çayının kanserlerin önlenmesinde de yararlı olabileceği konusunda yayınlanmış bazı çalışmalar mevcut. Şüphesiz bu çalışma sonuçlarının daha doğru değerlendirilmesini sağlayacak ayrıntılı yeni çalışmalara ihtiyaç var, ama abartmadan günde bir fincan karanfil çayı içilmesi yararlı olabilir.

Bilhassa sarmısaklı bir yemek yedikten sonra ağzımıza attığımız veya baharat olarak tatlılara kattığımız karanfil tomurcukları diş çürüklerinin önlenmesinde yararlı oluyor. Ayrıca karanfil çayının kanserlerin önlenmesinde de yararlı olabileceği konusunda yayınlanmış bazı çalışmalar mevcut

Sigarayı bırakmaya yardımcı bitkiler de var
Prof Erdem YEŞİLADA

Araştırmalar sonucu karanfil çayının sigara içerisinde bağımlılığa neden olan nikotin maddesinin kotinin’e dönüşümünü hızlandırarak vücuttan çabuk atılmasını sağladığı tespit edilmiş

Artan yasaklarla sigara bağımlılığı giderek daha da çekilmez bir hal aldı sanırım. Başta kanserler olmak üzere birçok ölümcül hastalığın başlıca etkenleri arasında olduğu deneysel olarak da ortaya konulmasına rağmen bazılarımız anlamsız bir direnişle bu alışkanlıklarını sürdürüyor. Ancak bir kısım tiryaki var ki, bırakmayı arzuladıkları halde çeşitli nedenlerle bunu başaramıyor. İşte bu grup kişiler için yararlı olabilecek, sigarayı bırakmaya bağlı olarak başlangıçta karşılaşılabilecek sorunları hafifletebilecek iki bitki var: Karanfil çayı ve Astragalus membranaceus. Bir çalışmada bu iki bitki çayının 100 erkek sigara içicisine bir ay süre ile verilmesi ile sigara içerisinde bağımlılığa neden olan nikotin maddesinin kotinin’e dönüşümünü hızlandırarak vücuttan çabuk atılmasını sağladığı tespit edilmiş. Sonuçta bu bitki çayları verilen gruptakilerin sigara yoksunluk belirtilerinin azaldığı ve yüzde 38’inin herhangi bir zorlukla karşılaşmadan sigarayı bıraktığı, buna karşılık yalancı ilaç verilen (plasebo) grubundakilerin sadece yüzde 12’sinin sigarayı bırakmakta başarılı olabildiği bildiriliyor. Dikkat ederseniz, sigarayı bırakmaya niyet ettikten sonra yalancı ilaç verilenler bile başarabilmiş (yüzde 12). Ancak karanfil çayı içenlerde başarı şansı üç misli daha fazla...

Sanırım, Astragalus membranaceus ismi size yabancı geldi. Türkçe adı yok çünkü ülkemizde yetişmiyor. Bu nedenle Latince bilimsel adını kullanı-yoruz. Bir Çin bitkisi ve Türkiye’de de eczanelerde formülasyonu satılıyor. Bağışıklık sistemi üzerinde etkili olduğu çok sayıda deneysel çalışma ile de ortaya konulmuş. Türkiye’de 450 kadar Astragalus türü var ve ‘geven ya da keven’ olarak biliniyor. Sakın etkisi aynıdır diye düşünerek bunları kullanmaya kalkmayın.


Uçuklarda yararlı olabilir
GEÇEN hafta karanfilin çeşitli mikroorganizmalar üzerindeki etkili olduğundan bahsetmiştik. Karanfil yağının bazı virüsler üzerinde de etkili olduğu tespit edilmiş. Bunlar arasında uçuk virüsü (Herpes virus) üzerinde etkisi nedeniyle uçukların tedavisi için üzerine eczaneden alacağınız karanfil yağından bir pamuklu çubuk yardımıyla sürmeniz yararlı olacaktır. Bir başka çalışmada, karanfil özütünün uçuk için kullanılan merhemlerle (asiklovir) birlikte kullanılması halinde, tek başına asiklovir merheminin uygulanmasına göre çok daha etkili olduğu bildiriliyor.

Karanfil yağının etkili olduğu tespit edilen bir başka virüs ise hepatit-C virüsü. Ancak hepatit hastalarının karanfil yağı kullanmasını önermem, çünkü bu çalışma deneysel olduğundan ağızdan alınması ile karaciğere etkili olması beklenmemeli...

AKŞAMLARI ÇAYINI İÇİN
Sonuç olarak, karanfil tomurcuklarının ve uçucu yağının çok çeşitli mikroorganizmalar üzerinde etkili olduğunu ortaya koyan bilimsel çalışmalar bulunuyor; çeşitli bakteri ve mantarlar, hatta bazı virüsler... Ayrıca bazı kanserlerin önlenmesinde yararlı olabileceği düşünülüyor. O halde abartmadan bu bilgilerden yararlanmaya çalışılması akılcı olabilir. Yemeklerden sonra ağzımıza bir karanfil tomurcuğu atarak emmek, akşamları 1-2 karanfil tomurcuğu ile hazırlanmış çay içmek yararlı olabilir.

Karanfil tomurcuğu erkeklerde cinsel güç üzerinde etkili mi?

Prof Erdem YEŞİLADA

Bayramdan önceki haftalarda karanfil tomurcuğu ve karanfil yağının etkinliğini ortaya koyan bazı bilimsel çalışmalardan bahsettik. Bu hafta karanfilin bir etkisinden daha bahsetmek istiyorum. Kurutulmuş karanfil tomurcuklarının Asya ülkelerinde, bilhassa Hindistan’da, erkeklerde cinsel sorunların tedavisinde kullanıldığı görülmektedir. Bu etkinin bilimsel olarak değerlendirilmesi amacıyla fareler üzerinde yürütülmüş bazı çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmalardan ikisinde yüzde 50’lik sulu alkolle hazırlanan özütünün erkek farelere verilmesiyle cinsel performansta belirgin bir artış gözlendiği, cinsel istek (libido) artışı sağlandığı bildirilmektedir.

SPERM SAYISINI AZALTABİLİR
Yapılan bu çalışmalarda herhangi bir zararlı etkinin görülmemesine karşılık, çok yeni yayınlanan bir çalışmada karanfil özütünün (bu defa farklı bir özüt, hekzan özütü) 35 gün süreyle deney hayvanlarına yüksek miktarda verilmesiyle (tam tersi bir etki) sperm sayısında azalma dikkati çekiyor.

Buradan spermleri öldürüyor gibi yanlış bir sonuç çıkarmayın. Deney hayvanlarına 35 günlük deney süresince düşük miktarda uygulandığında yumurtalıklarda erkeklik hormonu (testosteron) sentezini artırarak sperm oluşumunu artırdığı gözlenmesine karşılık, iki ve dört misli oranda aynı süreyle (35 gün) uygulanmasıyla kanda testosteron miktarı yükseleceğinden, yumurtalıklara ‘Artık sperm üretmeyi durdur’ mesajı vererek sperm sayısının azalmasına yol açmaktadır. Bunun nedeninin karanfil yağı içerisinde yüksek oranda bulunan öjenolden kaynaklandığı düşünülmektedir.

ABARTMADAN KULLANILMALI
Peki bu farklı gibi görülen deney sonuçlarını nasıl yorumlayabiliriz? Kurutulmuş karanfil çiçeği tomurcuklarının miktarını abartmadan kullanılmasının erkeklerde cinsel güç üzerinde olumlu etki gösterirken, karanfil yağının sürekli ve yüksek miktarda kullanılması ters etki yapabilir.

Aynı çalışmada incelenen bir başka bitki ise küçük hindistan cevizi (Myristica fragrans). Yine sulu alkol içerisindeki özütünün farelerde

karanfilden daha etkili olduğu, hatta karşılaştırma amacıyla viagra verilen deney hayvan-larında ilk bir saatlik süreçte yapılan ölçümde viagra’dan daha az etkili olmasına karşılık, üç saat sonraki ölçümde viagra’dan biraz daha etkili olduğu görülmüş.

Küçük hindistan cevizi, bildiğimiz şu keklere kurabiyelere koyduğumuz hindistan cevizinden farklı tropik bir meyvenin tohumu. Tohumlar küçük ceviz büyüklüğünde ve bebeklerin gazını gidermek üzere eczanelerde satılıyor. Burada bir uyarıda bulunmak yararlı olacaktır; fazla miktarda küçük hindistan cevizi zararlı etki gösterebilir.

Cinsel sorunlar üzerinde etkili bitkiler: Afrodizyaklar
Prof Erdem YEŞİLADA

Ülkemizde, erkeklerde cinsel gücü artıran ya da sperm üretimini artıran ilaçların ticaret hacminin büyük boyutlarda olduğu bilinmesine karşılık net bir rakam söyleyebilmek mümkün değil. Çünkü bu amaçla satılan ürünlerin büyük bir kısmı eczaneler dışından, baharatçılardan veya internet üzerinden pazarlanıyor.

Eczanelerde satılan ürünlerin etkisi ve riskleri bilimsel olarak ortaya konularak gerekli uyarıların etiketi ve kullanma talimatında yer almasına karşılık, bilhassa internet üzerinden pazarlanan doğal ya da sentetik kaçak ürünlerin taşıdığı riskler son derece ciddi boyutlarda olabilmekte. Benim esas üzerinde durmak istediğim ürünler; piyasada bilhassa baharatçı ve aktarlarda satılan ya da kaçak olarak yurtdışından getirilerek pazarlanan bitkisel/doğal ürünler.’

BİTKİSEL VİAGRA
Erkeklerde cinsel sorunların giderilmesinde yararlanılan ilaç seçeneklerinin giderek artmasına karşılık, bitkisel tedavi seçeneklerini tercih edenlerin sayısı da oldukça yüksek... Bu amaçla bitkisel ürünlerin tercih edilmesinde en önemli etken, ‘doğal olması nedeniyle zararsız olduğu’ düşüncesi, sanırım. Ancak ‘Bitkisel Viagra’ olarak adlandırılan bu afrodizyak ürünler ile ilgili uluslararası resmi ve bilimsel kaynaklarda dikkati çeken önemli uyarılar yer alıyor.

Bu tip ürünleri tercih edenlerin karşılaşacağı en önemli tehlikelerin başında, içerisine kaçak olarak sildenafil, tadalafil ve benzeri kimyasal maddelerin, yani Viagra ve benzeri ürünlerin, ilave edilmesi. Bitkisel olması nedeniyle daha güvenilir olduğu düşüncesiyle satın aldığınız ürün içerisine ‘etkiyi kuvvetlendirmek’ amacıyla afrodizyak etkili kimyasal maddeler konmuş, ama sizin haberiniz yok. Ne etiketine ne de kutusuna bu durumu bildiren bir uyarı konuyor. Benim için sakıncası yok, etkili olsun yeter diye düşünüyor olabilirsiniz. Ancak çok daha büyük risk, Viagra gibi güvenilirliği resmi otoriteler tarafından onaylı afrodizyakların dışında, henüz güvenilirlik ve etkinliği bilimsel olarak ortaya konulmamış yani deneme safhasındaki sentetik maddelerin ilavesi ile en üst boyuta taşınabiliyor. Yani bir ilaç denemesinin gönüllü denekleri olabilirsiniz. Diğer taraftan, habersiz olarak ilave edilen bu kimyasal

maddelerin kullanıcıların aldıkları diğer ilaçlarla (örneğin kalp ilaçları) olası etkileşmeleri önemli risk oluşturuyor. Sonucu kısaca şu şekilde özetleyebiliriz; ‘Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan olmayın.’

ETKİLİ BİTKİLER HANGİSİ?
Erkeklerde cinsel işlevler üzerinde etkisi olduğu ileri sürülen oldukça fazla sayıda bitkisel ürün bulunuyor. Bu etkiye sahip olduğu bilinen bitkiler arasında günlük hayatımızda sık olarak kullandığımız sebzeler, bilhassa baharatlar ve kuruyemişler de yer alıyor. Örneğin antep fıstığı, fındık, mahlep, termiye gibi kuruyemiş olarak yararlandığımız tohumların yanı sıra ısırgan, pırasa, lahana ve soğan gibi sebze olarak yediğimiz bitkilerin tohumları... Roka, adaçayı ve nane yaprakları; maydanoz ve vanilya meyvesi; tarçın kabuğu; salep yumrusu, zencefil kökü; safran... Bu bitkilerle ilgili öngörülen iddiaların bilimsel olarak ne derece doğrulandığı konusunu önümüzdeki hafta inceleyeceğiz.

Çakşırotunun afrodizyak etkisi var mı?
Prof Erdem YEŞİLADA

Çakşırotu, çağşır (Ferula elaeochrtris) kurutulmuş kökleri, Güney Anadolu’ da (Adana, İçel, Hatay) toz edilip bal ile karıştırılarak cinsel gücü artırıcı olarak kullanılıyor. Hatay’da kısırlık tedavisinde etkili olduğu ve hatta yapraklarını yiyen keçilerin ikiz doğurduğu ileri sürülüyor. Çakşırotu bu iddialar nedeniyle, ülkemizde erkekler arasında ‘bitkisel Viagra’ adıyla deyim yerindeyse adeta efsaneleşmiş. Acaba gerçekten etkili mi?

Ülkemizde, bilhassa Doğu Anadolu’da çeşitli çağşır türleri yetişmekte ve bazılarının taze yaprakları sebze olarak yöresel pazarlarda satılmakta.. Haşlanarak ilk suyu atıldıktan sonra kalan kısım yumurtayla pişirilerek yeniyor. Diğer bir türü ise (siyabu) Van otlu peynirinin içerisinde de yer alıyor. Bazı türlerinin gıda olarak da kullanılmasına karşılık, ne derecede güvenli?

Ferula türleri Akdeniz bölgesinden Orta Asya’ya uzanan alanda yaygın bulunan genellikle yüksek yerlerde yetişen boylu bitkiler. Bilimsel kayıtlarda ülkemizde onyedi türü bulunduğu kayıtlı, ancak İran’dan Özbekistan’a kadar uzanan bölgede yüzlerce türü yetiştiği biliniyor. Bu kadar çok türünün bulunmasına karşılık, sadece bir kaç Ferula türünün cinsel gücü artırmak amacıyla kullanıldığı bildiriliyor. Bu bitkiler arasında Ortadoğu ülkelerinde ‘Lübnan Viagrası’ olarak bilinen Ferula hermonis (Arapça adı, zallouh) kökleri üzerinde yapılmış bazı yayınlar bulunuyor. Yapılan bir çalışmada erkek sıçanlarda cinsel güç üzerindeki etkisi sildenafil (Viagra) ile karşılaştırılmış ve etki şeklinin tamamen farklı olduğu sonucuna varılmış.

UZUN SÜRE KULLANILMAMALI
İçerisinde bulunan bazı bileşenlerin yapısal benzerliği nedeniyle sentetik östrojen (kadınlık hormonu) kadar kuvvetli östrojenik etki gösterdiği tespit edilmiş. Yapılan deneyler ferutinin’in testosteron sentezini uyardığını ortaya koymuş. Sıçanlarda kızışmayı artırdığı, tembel sıçanlarda boşalma süresini kısalttığı tespit edilmiş.

Buraya kadar belki iyi, ama süre ve miktara bağlı olarak önemli riskler ortaya çıkıyor.

Yapılan toksisite (zararlılık) değerlendirmesinde yüksek miktarda kullanılması ile sıçanların vücut ağırlığında azalma, karaciğer büyümesi, kan değerlerinde azalma ve hatta uzun süre kullanıldığında (20 gün) ölüm görülmüş. On gün gibi uzun süreli kullanımı ile erkeklik hormunu seviyesini beklenenin aksine azalttığı ve hatta erkek doğum kontrol hapı gibi işlev görmeye başlayabileceği ileri sürülüyor. Bu önemli bir husus.

TOKSİK ETKİSİ OLABİLİR
Ülkemizde yapılan bir çalışmada kök tozunun (Ferula communis) koyunların yemine yüzde 5-10 oranında karıştırılması durumunda kızışmayı artırmasına karşılık, bazı türlerinin koyunlarda zararlı etkilere yol açtığı belirtiliyor. Hatta 2006 tarihli bir başka çalışmada aynı bitkinin (Ferula communis) zehirli ve zehirsiz tiplerinin bulunduğu gösterilmiş. Bu bakımdan bazı türlerinin gıda olarak tüketilmesine karşılık, çok benzer özelliklere sahip diğer bazı türlerinin toksik olabileceği unutulmamalı.

Sonuç olarak, yüzlerce Ferula türü arasında sadece birkaç türün cinsel güç üzerinde etkili olduğu (afrodizyak), ancak bu türlerin fazla miktarlarda ve bir haftadan uzun süre kullanılması ile afrodiziyak etkinin tersine dönebildiği, bazı türlerin gıda olarak tüketilmesine karşılık önemli bir kısmının hayvanlar ve insanlarda zararlı etkileri bulunduğu görülüyor. Bu nedenlerden dolayı, bilinçsizce ve gelişigüzel bir şekilde hazırlanarak ‘bitkisel Viagra’ gibi cazip isimlerle satılan ürünlerin kullanılmasının önemli risklere yol açabileceği gözardı edilmemelidir.

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.