Latest Post

çörek otu
Modern ilâç üretiminin olmadığı devirlerde, hastalıkların tedavisinde bitkilerin çeşitli kısımlarındaki müessir madde ayrıştırılmadan bütün olarak kullanılıyordu. Günümüzde ilâç, kozmetik ve gıda sektöründe bitki kaynaklı ürünler, saflaştırılarak ve her maddenin hususiyetleri bilinerek kullanılmakta ve hammaddesi bitki olan ürünlere talep sürekli artmaktadır. Dünya Sağlık Teşkilâtı'nın (WHO) tahminlerine göre dünya üzerinde 20.000'den fazla bitki türü tıbbî maksatlı kullanılmaktadır.1 

Tıbbî maksatla kullanılan bitkilerden biri olan çörek otu, Ranunculaceae (Düğün çiçekleri) familyasından Nigella sativa türüdür. Bitkinin kapsül içerisindeki tohumu, besin olarak kullanılır.2 Bitki, ismini tohumlarının siyah renginden almıştır. ‘Nigella’ kelimesi Lâtince siyahımsı mânâsına gelen ‘nigellus’dan türetilmiştir. Nigella sativa bitkisinin Türkçe karşılığı olarak çörek otu, ekilen çörek otu, kara çörek otu ve siyah kimyon isimleri kullanılmaktadır.2

Çörek otunun anavatanı Doğu Akdeniz ülkeleri, Doğu ve Güney Avrupa'dır. Çörek otu diğer ülkelere buradan yayılmıştır. Bu bitkinin ikinci vatanının Kuzey Afrika, Hindistan ve Türkiye olduğu söylenebilir. Bu bitki, Türkiye'de bilhassa Afyon, Burdur, Isparta, Kütahya ve Konya yörelerinde üretilmektedir.2

Çörek otu, 2.000 yılı aşkın süredir Orta Doğu ve Uzak Doğu ülkelerinde, birçok hastalığın tedavisinde kullanılan şifa vesilesi bir bitkidir. Bazı gıdalarda (ekmek, çörek, bisküvi) süs unsuru olarak kullanılan çörek otu, aromatik (kokulu) özellikleri dolayısıyla bazı gıdalarda da lezzet vesilesi olarak kullanılır. Çörek otunun tohum özsuyu ve yağının; böceklere, virüslere ve bakterilere karşı tesirli olduğu tespit edilmiştir. Bu bitkinin yağı, müshil ilâçlarında koku ve tat değiştirici olarak kullanılmaktadır. 3,4,5

Çörek otunun muhteviyatı
Çörek otunun terkibinin belirlenmesinde kullanılan kimyevî analiz usulleri çok çeşitli olduğundan, muhteviyatı konusunda çok net tespitler yoktur.6 Çörek otu tohumları, uçucu yağ (% 0,38-0,49), sabit yağ (% 30-40), protein (% 20-30), saponin, melantin, nigellin ve tanen ihtiva eder. Çörek otu tohumunun kimyevî muhteviyatı, bitkinin hasat mevsimine, çeşidine ve yetiştirildiği iklime göre farklılık arz eder. Kahire yakınlarında yetiştirilen çörek otu tohumlarından elde edilen uçucu yağın, 67 bileşik ihtiva ettiği ve bu bileşenlerin miktarca en önemlilerinin p-simen, timokinon, a-pinen ve ß-pinen olduğu belirlenmiştir.1 Bir araştırmada, çörek otu tohumlarında % 6,4 su, % 4 kül, % 32 yağ, % 20,2 ham protein, % 6,6 ham lif ve % 37,4 karbonhidrat bulunduğu; sabit yağın % 1,2 miristik, % 8,4 palmatik, % 2,9 stearik, % 17,9 oleik, % 60,8 linoleik, az miktarda araşidik ve % 1,7 eikosadienoik asitlerden oluştuğu bildirilmiştir.7 Çörek otu tohumunda ayrıca az miktarda B1, B2 ve B6 vitamini; proteinlerin yapı taşı olan aminoasitler; iz elementler olarak bilinen ve organizmada pek çok önemli metabolik faaliyette rol alan, besin ve su ile dışarıdan alınması gereken demir, kalsiyum, magnezyum, çinko ve selenyum gibi mineraller de vardır. Çörek otu tohumlarındaki müessir madde (kristal hâlinde) nigellon, ancak 1959'da izole edilebilmiştir.8

Çörek otunun kullanıldığı yerler 
Bir araştırmada, çörek otunun çeşitli kanser hücrelerini öldürücü ve tümöre özel antikorların üretimini uyarıcı hususiyetlere sahip kılındığı tespit edilmiştir.9,10 Ayrıca, çörek otunun normal hücrelere zehir tesiri yapmadığına dâir araştırmalar da vardır.10 Çörek otu tohumunda bulunan ß-sitosterol; salgı aktivitesini artırma, kandaki kolesterol seviyesini düşürme gibi hususiyetlerle donatılmış bir molekül olup, prostat büyümesinde tedavi edici ilâç olarak kullanılır.11

Çörek otu tohumları; idrar söktürücü, tansiyon düşürücü,12 süt artırıcı, iştah açıcı, adet söktürücü gibi çok yönlü tesirlere vesile olabilecek şekilde yaratılmıştır. Yağı ise kepeğe ve saç dökülmesine karşı başa sürülerek kullanılır.2

Çörek otunun uçucu yağ asitlerinin; bakterilere, mantarlara, tenyaya ve halk arasında şerit olarak bilinen sestodlara (bir tür bağırsak kurdu) karşı tesirli olduğu 13,14,15 tespit edilmiştir.

Çörek otu tohumunun hastalığa yol açan mikroorganizmalara karşı tesirinin araştırılmasına yönelik çalışmalarda, bu bitkinin farklı yoğunluklardaki (100, 200, 400 ug/disk) ekstraktları (usare); Klebsiella pneumoniae, Salmonella typhimurium, Staphylococcus aureus, Bacillus cereus, E. Coli ve Candida albicans gibi hastalık amili mikroorganizmalar üzerinde denenmiş ve çörek otunun Staphylococcus aureus'un gelişimini durdurduğu, ancak diğer mikroorganizmalar üzerinde tesirli olmadığı tespit edilmiştir.16

Bunların yanında Nigella sativa ekstraktının (usare) kanser hücrelerini öldürdüğü bildirilmiştir. Kemik iliğinin, Nigella sativa ekstraktı ile muamelesinden sonra bağışıklık sistemi ile ilgili hücrelerin sayılarında artışa rastlanmıştır. Ayrıca, myelopoezisi (kan ve ilik oluşumu) uyardığı gösterilmiştir.10 

Kanserli hastaların kanları, bu bitkiye mâruz bırakıldığında tümöre özgü antikorların (kazanılmış bağışıklık elemanları) üretiminde artış olduğu kadar makrofaj (dokuya yerleşmiş ve dokulardaki enfeksiyonlara karşı savaşan dev lenfosit hücreleri) hücrelerinin sayısı ve aktivasyonunda da artış gözlenmiştir.10

Hastalıklara yakalanma sebeplerinin başında bağışıklık sisteminin zayıf olması gelmektedir. Efendimiz'in (sas): 'Bu siyah tanecik ölüm hâriç bütün hastalıkların şifâsıdır.' buyurduğu çörek otu tohumları, vücudun bağışıklık sistemini koruyan ve kuvvetlendiren maddeler ihtiva edecek donanımda yaratılmış ve insanlığın faydasına sunulmuştur. 

Çörek otunun kullanılışı
İnsanımız şifâ kaynağı bu bitkiyi özellikle hamurlu yiyeceklerde severek kullanmaktadır. Çörek otunun doğrudan ağız yoluyla alınması veya demleme usulüyle günde 2-3 bardak içilmesi tavsiye edilir. (Bir miktar çörek otu üzerine sıcak su dökülerek 3-4 dakika bekletilir sonra süzülerek içilir. Aşırı miktarda kullanıldığında ishale sebep olabilir. Günlük kullanılacak azamî miktar 2 g'dır.) Piyasada kirli sarı renkli bir yağ, küçük şişeler içinde 'çörekotu yağı' ismiyle satılmaktadır. Bu görünüşteki yağlar genellikle çiçek yağı karıştırılmış olduğundan tamamen tesirsizdir. Çörek otunu balla karıştırarak çiğ tüketenler de vardır. Ancak bu durumda çörek otunun tohum kabuğu midemizde sindirilemediğinden faydalı kısımlar dışarı çıkamaz ve tohum dışkı ile atılır. Bu sebeple çörek otu tohumları bir havanda dövüldükten sonra balla karıştırılarak yenmelidir.

Günümüzde şifâ vesilesi bitkiler, destekleyici tıbbî yardım olarak yaygın bir 
şekilde kullanılmakta ve “Alternatif Tıp” gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Efendimiz (sas) de tavsiyelerinde insanın sağlık yönüyle korunmasını mânevî bir mesuliyet yükleyerek îzâh etmiştir. Bize düşen, O’dan süzülen sözleri daha bir hassasiyetle ele almak ve incelemek olmalıdır. 


________________

Kaynaklar
1- Wagner H, Fransworth NR (1990). Economic and Medicinal Plant Research, Vol. 4, Plants and Traditional Medicine, Academic press, LONDON.
2- Baytop T, Türkiye'de Bitkiler ile Tedavi, İ.Ü. Yayınları No:3255, (1984), İstanbul.
3- Salemai ML, Hossainb, MS (2000). Protective effect of black seed oil from Nigella sativa against murine cytomegalovirus infection, Int J Immunopharmacol, 22, 9, 729-740.
4- Topozada HH, Mazloum HA and El-dakhakhny H (1965). The antibacterial properties of Nigella sativa seeds, active principle with some clinical applications, J Egypt Med Ass, Spec Number 48, 187.
5- El-fatatry HM (1975). Isolation and structure assignment of an antimicrobial principle from the volatile oil of Nigella sativa L. Seeds, Pharmazie, 30, 2, 109-111.
6- Türker L, Bayrak A (1697). Çörek otu (Nigella sativa L)'nun sabit ve uçucu yağ kompozisyonunun araştırılması, Standart, 430, 128-137.
7- Nergiz C, Ötleş S (1993). Chemical composition of Nigella sativa L. Seeds, Food Chem, 48, 3, 259-261.
8- Mahfouz M and El-dakhakhny M (1960). Isolation of a crystaline active principle from Nigella sativa L. Seeds, J Pharmaco Sci U.A.R. 1, 1, 9.
9- Swamy SM, Tan BK (2000). Cytotoxic and immunopotentiating effects of ethanolic extract of Nigella sativa L. Seeds, J Ethnopharmacol 70, 1, 1-7.
10- Medenica R, Mukerjee S, Huschart T, Koffskey J, Corbit W (1993). Nigella sativa plant extract increases number and activity of immune component cell in humans, Exper Hematol 21, 3, 1186.
11- Şener B, Küsmenoğlu S, Mutlugil A, Bingöl F (1985). A study with the seed oil of Nigella sativa, Gazi Ecz Fak Der, 2, 1, 1-8.
12- Zaoui A, Cherrah Y, Lacaille-dubois MA, Settaf A, Amarouch H, Hassar M (2000). Diuretic and hypotensive effects of Nigella sativa in the spontaneously hypertensive rat, Therapie, 55, 3, 379-382.
13- Rathee PS, Mishra SH, Kaushal R (1982). Antimicrobial activity essential oil, fixed oil and unsaponifiable matter of Nigella sativa L, Indian J Pharmac Sci, 44, 8-10.
14- Agarwal R, Khorya MD and Shrivastaga R(1979). Antimicrobial and antelmintic activities of the essential oil of Nigella sativa L., In J Exper Biol, 17, 11, 1214-1215.
15- Akhtar MS, Riffat S (1991). Field trial of Saussurea lappa roots against nematodes and Nigella sativa seeds against cestodes in children, J Pak Med Assoc, 41, 8, 185-187.
16- Ağaoğlu S, Berktaş M, Güdücüoğlu H (1999). Çörek otu (Nigella sativa) tohumunun antimikrobiyal aktivitesi üzerine bir araştırma, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 5, 1-2, 15-17.

Acıdaki Şifa



Halk arasında isot (ısı otu), ilmî çevrelerde ise 'capsicum anitum' adıyla bilinen kırmızı acı biber, sevilerek tüketilen ve kültürü yapılan bir bitkidir. Bu bitkinin anavatanının Meksika olduğu söylenmektedir. Azteklerin yedi bin yıl öncesine ait yazılı belgelerinde, bu bitkiden söz edilmesi, bu görüşü desteklemektedir. Kırmızı acı biber Avrupa'ya 15. yüzyılın sonlarında gelmiş, 16. yüzyılda ise kıta ülkelerine ve Osmanlı topraklarına yayılmıştır. Kırmızı biberi en çok tüketen ülkelerden olan Hindistan'a ise, bu bitki 17. yüzyılda Portekizliler tarafından ulaştırılmıştır. Hint ve Meksika mutfağında çok sık kullanılan kırmızı acı biber, ülkemizde en fazla Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yetiştirilmekte ve tüketilmektedir.

Kırmızı bibere acılığını veren maddenin ne olduğu her zaman merak konusu olmuştur. 1816 yılında P.A. Bucholtz, bibere acılık veren maddenin organik çözücüler aracılığı ile ayırt edilebileceğini söylemiştir. L.T. Tresh, 1846 yılında acı veren maddenin kristal yapısında olduğunu tespit ederek, adını "capsaicin-kapsaisin" koymuştur. E. Hogyes, 1878 yılında acı hissi veren bu maddeyi biberden ayırt etmeyi başarmış ve kapsaisinin ağız ve mide salgılarını artırdığını keşfetmiştir. 1930 yılında, E. Spath ve E. S. Darling, lâboratuvarda kapsaisini sentezlemeyi başarmışlardır. Kapsaisinin sentetik şekli civamid olarak adlandırılmaktadır.

Kapsaisin, bilinen en acı maddelerden biridir. On yedi milyonda birlik çözeltisi bile, insanda acı hissi uyandırır. Kimyevî açıdan çok güçlü bir alkaloid olan kapsaisin, soğuğa ve sıcağa karşı dayanıklıdır; biberin pişirilmesi veya dondurulması sırasında aktivitesini kaybetmez. Kapsaisin aşırı miktarda alındığında zehirleme özelliği olan bir maddedir. Ancak öldürücü tesirinin ortaya çıkması, çok yüksek miktarda alınmasına bağlıdır. Bir kişinin tüketebileceği biber miktarı, toksik tesirin çok çok altındadır. Kapsaisinin tahriş edici özelliğinden yararlanılarak hazırlanan bazı spreyler, çeşitli ülkelerde sokak hayvanları ve park hayvanlarını insanlardan uzaklaştırmakta kullanılmaktadır.

Kapsaisinin tahriş hususiyetinin midede herhangi bir hastalığa (özellikle kansere) yol açıp açmadığı, kırmızı acı biberin en çok tüketildiği ülkelerden biri olan Meksika'da araştırılmıştır. Meksika Milli Halk Sağlığı Enstitüsü'nden Lopez Carrillo, 234 mide kanserli hastayı, 468 sağlıklı kişi ile karşılaştırarak kırmızı acı biber tüketimi ile mide kanserine yakalanma arasında bir bağlantının olmadığı neticesine ulaşmıştır1. Kapsaisinin tesir mekanizması, sinir liflerinde iletimin engellenmesidir. İnsan vücuduna dağılmış sinir uçları, çevreden aldıkları uyarıları merkezi sinir sistemine iletirler. Uyarının merkezi sinir sistemine taşınmasında rol alan maddelerden biri "P maddesi" isimli moleküldür. Kapsaisin bu maddeye bağlanabilen kimyevî bir maddedir. Bağlanmayla oluşan P maddesi-kapsaisin kompleksi, mesajların sinirler üzerinde iletilmesine mâni olur.

Kapsaisinin yapısının ve tesir mekanizmasının anlaşılmasından sonra, bu madde ile ilgili
çalışmalar giderek artmıştır. The Nutrition Reporter dergisinde yayımlanan bir makaleye göre, 1990-1995 yılları arasında kapsaisin ile ilgili olarak bin üç yüzden fazla makale yayımlanmıştır. Kapsaisinin % 0,025 ve % 0,075'lik kremleri, çeşitli ülkelerde ruhsatlı olarak kullanıma girmiştir.

Kapsaisin klinikte daha çok ağrılı hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. 13 klinik çalışmanın sonuçları, kapsaisinin, diyabetik nöropati, osteoartrit, herpes sonrası nevralji, sedef hastalığı ve çeşitli ameliyatlar sonrası görülen ağrılı durumlarda tesirli olduğunu göstermiştir. Kapsaisinin yüzeydeki tesiri, baş ağrılarının tedavisinde kullanılması ümidini ortaya çıkarmıştır. İlk denemeler, kapsaisinin sentetik formu olan civamid'in burun spreyleri şeklinde kullanılmasının migren hastalığının bir çeşidi olan küme baş ağrısının tedavisinde faydalı olduğunu göstermiştir2,3. Kapsaisinin alerjik linitte kullanılıp kullanılamayacağını araştıran Çinli araştırmacıların ilk sonuçları olumludur4, 5.

Kapsaisin preparatlarının potansiyel kullanım alanlarından biri de nörojenik mesane hastalıklarıdır. Nörojenik mesane hastalıkları, idrar kesesi ile sinir sistemi arasındaki sağlıklı iletişimin bozulmasından kaynaklanır. Daha çok omurilik yaralanmaları sonucunda ortaya çıkan bu hastalıklarda sık idrara gitme, tuvalete yetişememe ve idrar kaçırma gibi belirtiler görülür. Kapsaisin, bu hastalık grubu içerisindeki spastik mesane hastalığının tedavisinde olumlu neticeler vermiştir. Bu bozuklukta, mesaneden merkezî sinir sistemine, mesane sürekli doluymuş gibi uyarılar gider. Merkezi sinir sistemi de mesane kasının kasılarak mesaneyi boşaltması yolunda uyarılar gönderir. Mesanenin dolu olduğu mesajını ihtiva eden uyaranların oluşmasında P maddesi önemli rol oynar. P maddesi ile kompleks oluşturan kapsaisinin doğrudan mesane içerisine çözelti şeklinde verilerek bu hastalığın tedavisinde kullanılıp kullanılamayacağı araştırılmaktadır. Bu konuda yapılan araştırmaların özet sonuçlarına bakıldığında, kapsaisinin, nörojenik mesaneli hastaların tedavisinde faydalı ve ümit verici olabileceği görülecektir.

Kapsaisin, çeşitli hastalıklar için model olan hayvanlar üzerinde de test edilmektedir. Hayvan deneyleri, kapsaisinin, herpes simplex 2 (uçuk virüsü) enfeksiyonlarının tedavisinde, su hastalığının nükslerinin önlenmesinde, alkol, aspirin ve stresin zararlı tesirlerinden mideyi korumada kullanılabilme ihtimalinin olduğunu göstermektedir.

Kapsaisinin çeşitli hücrelerdeki tesirlerini inceleyen Güney Koreli araştırmacılar, tümör oluşumuna basamak teşkil eden genetik değişikliklere maruz kalmış hücrelerin, programlı hücre ölümüne (apoptozis) sevk edildiklerini, dolayısıyla kanserden korunma açısından kapsaisinin önemli bir madde olabileceğini belirtmişlerdir6. Farklı araştırmacılar tarafından yürütülen lâboratuvar deneyleri kapsaisinin, bir çeşit kan kanseri olan T-hücreli lösemide8, deri kanseri olan kötü huylu melanomda ümit verici tesirleri olduğunu göstermektedir9.

Japonya'daki araştırmacılar ise, kanser oluşmasını tetikleyen mekanizmalardan peroksidasyonunun, kapsaisin tarafından engellendiğini göstererek, kapsaisinin alfa-tokoferol kadar güçlü bir antioksidan olabileceğini belirtmişlerdir7. Kapsaisin üzerindeki araştırmalar devam ederken, geçtiğimiz yıl kapsaisine benzer bir madde, kaktüsgillerden Euphorbia (sütleğen) cinsine ait türlerden izole edildi. Kapsaisinin tesirlerine benzer özelliklere sahip bu maddeye, resiniferatoxin ismi verildi. Kapsaisin ile karşılaştırmalı analizleri yapıldığında, resiniferatoxinin hem 1.000 kat daha tesirli, hem de yan tesirlerinin çok daha az olduğu tespit edildi.

Ülkemizde, 2004 yılı itibarıyla, ticari ve ruhsatlı krem preparatları bulunmayan kapsaisin ve yeni keşfedilen resiniferatoxin üzerindeki çalışmalar, dünya çapında artarak devam etmektedir. İştah açıcı olarak tükettiğimiz kırmızı acı biberle bizleri çeşitli hastalıklardan koruyan rızık ve şifa veren Kudret-i Sonsuz, gıdalar üzerinde araştırma-inceleme ve tefekkür yapanlara, hastalıkların tedavisine dönük yeni yolların var olabileceğini, dertlere derman aramanın önemini göstermektedir.



_________________

Kaynaklar
1. Lopez Carrillo; Capsaicin consumption, Helicobacter pylori positivity and gasriccancerin Mexico, Int J. Cancer. 2003; 20:277-282X
2. J. Saper; Intranasal civamide for the treatment of episodic cluster headaches. Headache. 2003; 43:306-307
3. JR. Saper; Intranasal civamide tor the treatment of episodic cluster headaches. ArchNeurology, 2002; 59; 990-994
4. F. Zhang; Immonohistochemical and pathological study of capsaicin in the treatmentof rabbit animal model with allergic rhinitis. Zhoghura Er Bi Yan Hou Ke Za Zhi.1999; 34: 229-231
5. F. Zhang; Clinical study of capsaicia in the treatment of allergic rhinitis. Lin ChuangEr Bi Yan Hou Ke Za Zhi, 1999; 13:499-500
6. HJ. Kang; Roles of JNK-1 and p38 in selective induction of apoptosts by capsaicin inras transformed human breast epithelial cells. Int J. Cancer 2003; 10: 475-48.
7. K. Kogure; Mechanism of potent antiperoxidative effect of capsaicin. BiochimBiophys Acta 2002; 10: 84-92
8. J. Zhang; Capsaicin inhibits growth of adult T-cell leukemia cells. Leuk Res 2003; 27;275-283
9. PS; Patel; Capsaicin regulates vascular endothelial celi growth factor expression bymodulation of hlpoxia inducingfactor 1-alpha in human malignant melanoma cell. J. Cancer Res Clin Oncol 2002; 128: 461–468

Şifa Kaynağı: Vişne ve Kiraz


Sesli Dinle

Kur’ân-ı Kerîm’de diğer bazı meyvelerle birlikte kirazdan da bahsedilmesi, bu güzel meyvenin taşıdığı hikmetlere ve şifaya vesile olan yönlerine dikkatleri çekmektedir. İncir, üzüm, zeytin ve hurma gibi Kur’ân’da ismi zikredilen diğer bazı meyveler hakkında oldukça geniş bilgiler bulunmasına rağmen, kiraz hakkında son yıllara kadar fazla bir araştırma yapılmamıştır.
Vişne ve kiraz, mineral madde açısından oldukça zengindir. Ülkemizde üretilen kirazın büyük bir kısmı iç piyasada taze tüketilirken, bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Üretilen vişnenin büyük kısmı meyve suyu şeklinde tüketime sunulurken, bir kısmı da dondurularak reçel sanayiinde kullanılır. Vişne suyunun 100 gramında yaklaşık 246 kilokalori enerji, 58,3 g karbonhidrat, 3,12 g protein, 1 g yağ, 115 miligram (mg) sodyum, 745 mg potasyum, 0,5 mg C vitamini, 64 mg kalsiyum ve 81 mg fosfor bulunmaktadır. Nükleik asitlerin yapımında ve bazı aminoasitlerin birbirine dönüşme reaksiyonlarında rol alan folik asit ile, vücut sıvılarının osmotik basıncı ve asit-baz dengesi için gerekli potasyum bakımından vişne oldukça zengindir. Vişne uzun yıllar, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinde ağrı kesici ve acıları hafifletici bir halk ilâcı olarak kullanılmıştır.

Antioksidan deposu kiraz ve vişne
Elektron kaybetmiş ve dolayısıyla elektron koparmaya eğilimli moleküller olan serbest radikaller, vücuttaki metabolik reaksiyonlar neticesinde fıtrî olarak üretilir. 70 kg’lık bir insan vücudu, yılda yaklaşık 1,72 kg süper oksit gibi serbest radikal üretebilmektedir. Önemli hastalıkların ve yaşlanmanın tetikleyicisi olan serbest radikallerin muhtemel zararlarını önlemek için, Rahmet-i Sonsuz, her hücreye koruyucu antioksidan sistemler yerleştirmiştir. İnsanın genetik programına konan serbest radikalleri uzaklaştırıcı enzim sistemlerinin (süperoksid dismutaz, katalaz vb) bilgisi buna bir örnektir. Ayrıca çeşitli kimyevî moleküller de, gerek kendileri, gerekse antioksidatif sistemi harekete geçirici hususiyetleriyle de serbest radikallerin uzaklaştırılmasına destek olmaktadır. Antioksidanların, bağışıklık sisteminin fonksiyonlarını güçlendirici tesirleri de vardır. Vişne ve kirazın kimyevî terkibinde antioksidan özelliği olan 14 değişik kimyevî madde tespit edilmiştir. Bir litre vişne suyunda 267-688 mg arasında antosiyanin bulunur. Suda çözünebilen flavonoitlerden olan antosiyaninler, vişne ve kirazın kendilerine has, pembe, kırmızı, menekşe, mavi veya mor tonlarında renklenmesine vesile olurlar. C, E vitamini ve beta-karoten gibi güçlü antioksidanların yüksek miktarda depolandığı vişne ve kiraz düzenli tüketildiğinde, serbest radikallerin tesirsiz hâle getirilmesinde önemli rol oynar. Vişne ve kiraz, antikanserojen flavonoitlerden isoqueritrin ve queritrin bakımından oldukça zengindir. Bilhassa Gueritrin, en yüksek müesseriyet derecesine sahip antikanserojenlerden biridir. Amerika’da yapılan bir çalışmada kişi başına yılda yaklaşık 3 kg vişne tüketen çiftçilerin, yılda 0,5 kg tüketen diğer insanlara göre, kansere ve kalb hastalıklarına daha az yakalandıkları gösterilmiştir. Vişnenin antioksidan hususiyetinin ana kaynağı olan antosiyaninler, E vitamini ile mukayese edildiğinde daha tesirlidir. Vişnedeki yüksek miktardaki C vitamini, E vitamininin antioksidan özelliğinin güçlenmesine destek olmaktadır. Bol miktarda E vitamini tüketiminin, kötü kolesterol olarak bilinen düşük yoğunluktaki lipoproteinlerin oksidasyonunu önlemeye vesile olduğu dolayısıyla kalb hastalıklarına karşı koruyucu rol oynadığı tahmin edilmektedir. Vişne ve kirazın kanser ve kalb hastalıkları ile mücadeleye yardımcı olabilen zengin bir antioksidan deposu olduğu hususundaki deliller giderek artmaktadır. Son yıllarda tüketicilerin şuurlanmaya başlamasıyla birlikte vişne, kiraz gibi tabiî antioksidan kaynağı meyveler, sentetik antioksidan maddelerine tercih edilmeye başlanmıştır.

İltihap giderici ve ağrı kesici özelliği 
Vişne ve kirazın içinde, hem iltihap giderici, hem de hormon metabolizmasının düzenlenmesinde rol oynayan biyo-aktif bileşikler (antosiyaninler ve bioflavonoitler) bulunmaktadır. Antosiyaninler aspirin, naproksen, ibuprofen gibi tesirlere sahiptirler. Gut hastalığı ve eklem rahatsızlıkları olan kişilerin bir grubuna sentetik ağrı kesicilerin yanında vişne suyu veya vişne verilirken, diğer gruba sadece sentetik ağrı kesiciler verilmiştir. Vişne veya vişne suyu da tüketen kişilerde bu rahatsızlıklardan oluşan ağrı ve acılar, diğerlerine göre daha kısa sürede hafiflemiştir. Prostaglandinlerin, eklem romatizmalarının oluşmasında önemli roller oynadığına dâir çok sayıda araştırma vardır. Prostaglandin hormonunun üretiminde cyclooxgenase-1 ve cyclooxgenase-2 enzimleri vazifelidir. Vişne ve kirazın içindeki bazı bileşikler, bu enzimlerin aktivitesini ve/veya üretimlerini engellemede dolayısıyla değişik iltihap ve yaralardan kaynaklanan yanma ve ağrıları önlemede rol almaktadır. Vişne veya kirazın ağrı kesici özelliğinin tesiri fertler arasında çok farklı zamanlarda (birkaç gün içinde veya dört haftada) ortaya çıkmaktadır. Yapılan araştırmalar günde 12-25 miligram arasında antosiyanine karşılık gelen ortalama 20 kiraz veya vişnenin tüketilmesiyle, aspirine kıyasla daha fazla iltihabın giderildiğini ve daha fazla ağrının azaltıldığını göstermiştir. Vişnenin sentetik ilâçlara karşı avantajı, hiçbir yan tesirinin olmamasıdır. Orta yaş üzerindeki insanların antosiyanin muhteviyatı yüksek meyveleri düzenli olarak (meselâ ortalama 20 adet kiraz/vişne veya eş değer kiraz-vişne suyu) tüketmeleri durumunda, eklem kireçlenmelerinden ve gut rahatsızlıklarından daha az müteessir olacaklarına dâir raporlar vardır.
Vişne ve kirazda uyku düzenlemeye vesile olan bileşikler 
Epifiz bezi, gündüzleri metabolik dengenin ve vücuttaki hormon seviyesinin ayarlanması, geceleri de istirahatımız için melatonin salgılamak üzere vazifelendirilmiş olup, biyolojik saat vazifesi yapmaktadır. Hem uykunun ve 24 saatlik biyolojik ritmin düzenlenmesinde, hem de antioksidan hususiyetlerinden dolayı yaşlanmanın geciktirilmesinde vazifeli olan melatonin, çok fonksiyonlu bir hormondur. Kiraz ve vişnedeki melatonin miktarı, önemli derecede yüksek çıkmıştır. ABD’de Teksas Üniversitesi beslenme uzmanı Dr. Russel Reiter’e göre, vişne ve kirazda melatonin bulunması, sürpriz bir keşiftir. Vişne ve kirazda epifiz bezinden salgılatılan melatonin hormonunun düzenlenmesinde rol oynayan bileşikler de vardır. İnsanların kaliteli uyku problemi yaşadığı günümüzde, bu özelliklerden dolayı, vişne meyvesi ve/veya vişne ürünlerindeki melatonin aktivitesi yoğun şekilde araştırılmaktadır. Yeterli miktarda kiraz/vişne tüketilmesi durumunda melatoninin kandaki miktarı artırılabilmektedir.

Şeker hastalığında vişne-kiraz kullanılması
Michigan State Üniversitesi’nden Dr. Muralee Nair, antosiyanin ihtiva eden vişne gibi meyvelerin, kandaki insülin seviyesini artırdığına dâir bulgular olduğunu belirtmektedir. Diyabet (şeker hastalığı) için kullanılan ilâçlar, bol miktarda antosiyanin ihtiva eden taze vişne ve kiraz ile beraber kullanıldığında, kandaki şeker miktarının kontrolünde daha tesirli ve faydalı neticeler elde edilmiştir. Diyabet tedavisinde, yakın gelecekte vişne suyu muhteviyatı katkılı yeni tablet veya konsantre ürünler üretilebilecektir. ABD tarım bakanlığınca da desteklenen ve Dr. Nair ve araştırma grubu tarafında yapılan bir çalışmada, vişneden elde edilen antosiyanin, farelerin pankreatik-beta hücrelerine enjekte edilmiş. Antosiyanin enjekte edilen farelerin pankreatik beta hücrelerinde, enjekte edilmeyenlere kıyasen % 50 daha fazla insülin üretilmiştir. Şeker hastaları doktorlarına danışarak, ilâçların yanında taze ve ekşi kiraz tüketmeleri durumunda, kan şekerlerini daha müessir şekilde düşürebilirler.

Kiraz ve vişne nasıl tüketilmeli
Kiraz, genellikle mevsiminde sofralık olarak tüketilmektedir. Mevsiminden sonra kiraz, derin dondurucularda senenin her günü tüketilebilecek şekilde korunmaktadır.
İyi bir diyet lifi kaynağı olan vişne, sağlığı destekleyici besin olarak günde en az 20-25 tane yenebilir.
Türk mutfağı geleneğinde, vişne-kiraz çeşitli şekillerde tüketilmektedir. Vişnenin suyu veya ezmeleri, çeşitli pasta ve tatlılarda, kremalı bisküvilerde ve kremadan yapılmış unlu tatlıların, gofretlerin üretilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Gelişmiş ülkelerde kiraz ve vişne, hamburger, sosis, soslar, ekmek, makarna ve bazı tatlı çeşitlerinde de kullanılmaktadır. Doktorlar, sağlıklı bir hayat sürmede her gün belirli sayıda kiraz veya vişnenin veya bunların türevi gıdaların tüketilmelerinin gerekliliğine dikkat çekmektedir. Mevsime bağlı olarak taze şekilde tüketimi mümkün olan ülkemizde, koruyucu sağlık açısından tabiî antioksidan deposu olan vişne ve kirazın tüketimi teşvik edilmelidir. Ortalama 20 mg antosiyanin ihtiva edecek miktarda vişne-kiraz veya bunlardan üretilmiş gıdaların günlük olarak tüketilmesi, koruyucu sağlık açısından çok faydalıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de cennet nimetlerinin sayıldığı bir kısımda “dalları basacak kadar bol miktarda olduğu belirtilen kirazlara”1 dikkat çekilmesi, bu meyve üzerinde daha çok çalışılması gerektiğine de işaret olarak alınabilir.

Dipnot 
1. Kur’ân-ı Kerîm, Vakı’a sûresi, 56/28
Kaynak
- http://www.hrt.msu.edu/faculty/OLD/main_nair.htm

ivythemes

{facebook#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {twitter#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {google-plus#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {pinterest#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {youtube#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {instagram#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget