Latest Post

Böbrekler
Dr. Yusuf DOĞANER

Böbrekler karın boşluğunda ve her iki böğür nahiyesinde bulunan iki taraflı organlardır. Uzunlukları 10–12 cm, genişlikleri 5–6 cm ve kalınlıkları 4 cm kadardır. Her bir böbreğin ağırlığı kişiden kişiye değişmek üzere 120–200 gr kadardır. Normal bir insan ağırlığını 75 kilo alırsak yaklaşık olarak %0,4 ü kadardırlar.

Organizmada oldukça önemli görevleri üstlenen böbreklerin yaptıkları işlerden bazıları şunlardır

1 — Kandan lüzumsuz maddeleri çıkarmak

2 — Vücudun iç kimyasal yapısını tanzim etmek

3 — Vücut içindeki su miktarını ayarlamak

4 — Kan basıncını temin etmek (Onkotik basınç)

5 — Kemik iliğini uyaracak kan hücreleri yapımına yardım etmek

6 — İç salgı bezi görevi yaparak tansiyonun ayarlanmasında görev almak

7 — Vücudun asit-baz dengesini düzenlemek ve bu suretle kan pH sını sabit tutmak.

Her bir böbrekte «nefron» denilen fizyolojik üniteler vardır. Bu ünitelerden her bir böbrekte 1000000 – 1250000 kadar bulunur. Her iki böbrekteki nefron sayısı 2 – 2,5 milyon kadardır. Her bir nefron glomerül yumağı ve böbrek tüplerinden oluşmuştur.

Glomerül yumağına giren atar damar burada 5–8 kola ayrılır. Bunların da her biri tekrar küçük kollara ayrılarak 20–40 kadar kılcal damar yumağı oluşur.

Her gün böbreğe gelen kan burada glomerül yumağında süzülür. Bir günde yaklaşık olarak 180 litre kan böbrekte filtre olur. Böbrek glomerüllerinden süzülen filtratta su, şeker, aminoasitler, sodyum, klorür, potasyum, kalsiyum ve bikarbonat vardır.

Glomerüllerden süzülen bu filtratın proksimal tüplere gelmesi ile buradan vücuda geri emilim olayı başlar. Bu geri emilimde şeker, aminoasitlerin tamamı, suyun % 99 u, inorganik tuzlardan sodyum, klorür, potasyum, kalsiyum ve bikarbonatın ise dengeli ölçüde geri emilimleri olur. Ya emilim olmasa ne olur. İnsan şeker ve aminoasitsizlikten vücut düzeni bozulacak. Enerjisizlik, vücutta olacak şişliklerle hayatı riske girecek... İnorganik tuzların emilmemesi de kanın asit kesafetini bozacaktır.

Proksimal tüpten sonraki bölüm «Henle kulpu» bölümüdür. Burada ise idrarın koyulaştırılması işlemi olur. Vücut mayileri su fazlalığı ile veya iyonların değişimi sonucu dilüe olur (sulanırlar). Böylece idrar miktarı ve hacmi artar. Aksine vücut sıvılarında konsantrasyon artması gerekiyorsa bu defa süzülen bu filtrattaki su fazla miktarda geri emilir ve idrar miktarı azalır.

Henle kulpundan “distal tüp”lere geçen filtrat hipotoniktir (daha az yoğundur.) Distal tüpte işe hormonlar girer. Beyin hipofizinden salgılanan ADH (anti diuretik hormon) gerektiği anda az veya çok salınarak suyun az veya çok geri emilmesini ayarlar.

ADH ile ilgili bu hormonal dengeye kısaca göz atalım: Beyinde bütün iç salgı bezlerinin lideri durumunda bulunan hipotalamustaki alıcılar kandaki basınç değişikliklerine karşı son derece hassastırlar. Kanın osmotik basıncı arttığı, yani normalin üstüne çıktığı vakit impulslar nörohipofizi stimüle eder ( uyarır) ve kana ADH sevk edilir. ADH de böbrek tüplerinin duvarlarında geçirgenliği arttırıp suyun fazla miktarda geri emilimine etki eder, idrar miktarı azalır ve yoğunluğu artar. Aksine kandaki basıncın normalin altına inmesi halinde kana ADH verilmesi engellenir. Buna paralel olarak böbrek tüplerinin duvarlarının geçirgenliği azalır, suyun geri emilimi kısıtlanır ve idrar miktarı artar.

Böbreğin kan iyonlarını ayarlamada, kanın pH sını temin etmede sağladığı görevler ise ayrı bir yazı konusu olabilir.

 

Yara Tedavisinde Bal
Doç. Dr. M. Emin ÇELEBİ 

Bal; besin maddesi ve enerji kaynağı olmanın yanısıra bir sağlık iksiri ve çeşitli hastalıkların tedavisinde başvurulan şifa vesilesidir. Arılar vasıtasıyla üretilen bal, arı sütü ve polen; kimyevî ilaçlardan uzaklaşma eğiliminin arttığı günümüzde mühim bir ecza konumuna gelmiştir. Birçok hastalığın tedavisinde bal, polen, propolis, arı sütü ve arı zehri gibi mamuller kullanılmaktadır. Son yıllardaki araştırmalar, balın yara tedavisinde de oldukça tesirli olduğunu göstermiştir. Buna paralel olarak günümüzde 'apiterapi' adı verilen arı ürünleri ile tedavi metotları hızlı bir gelişme göstermiş ve apiterapi merkezleri kurulmuştur.

Yara tedavisinde bal kullanımı (M.Ö) 2.000 yılına kadar gitmekle birlikte, yirminci yüzyıla kadar balın yara tedavisindeki tesiri, ilmî delillerle açıklanmamıştır. Son çalışmalar, balın bakteri üremesini engellediğini ortaya koymuş ve bu da onun yara tedavisinde kullanımını yaygınlaştırmıştır.

Yaranın iyileşmesinde balın rolü Balın yara tedavisindeki tesiri; iltihabî ödemin azaltılması, yaranın temizlenmesi, ölü dokuların atılımının hızlandırılması, lokal olarak hücreye enerji sağlama ve yara üzerindeki protein tabakasını koruma şeklinde ortaya çıkar. Balın aynı zamanda yaralarda ortaya çıkan kokuyu giderme özelliği de vardır. Bu özellik, iltihap oluşturan bakterilerin yarayı bırakıp zengin bir glikoz kaynağı olan balı tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Bala hücum eden bakteriler, balın mikropları öldürücü özelliği sebebiyle bertaraf edilir.

Balın yüksek osmolarite (suyun, yarı geçirgen zarın iki tarafında, zardan geçemeyen maddelerin konsantrasyon farkı sebebiyle hareketi) ve asitlik derecesine, hidrojen peroksit (H2O2 = oksijenli su) ihtiva etmesine atfedilen antibakteriyel hususiyetleri vardır. Baldaki bu yüksek osmolarite lenf sıvısını çeker; bu sıvı içinde çözülmüş maddeler, yenilenen dokuları besleyici bir özelliğe sahiptir.

Yaraların temizlenmesinde mühim bir yeri olan H2O2 ve glikonik asit (balda bulunan başlıca asit), balda tabiî olarak bulunan glikoz oksidaz tarafından üretilir. Baldaki mühim antibakteriyel özelliğe sahip olan H2O2, zararsız bir şekilde düşük seviyelerde bulunur. Bir saat içinde biriken H2O2 konsantrasyonu, genelde antiseptik olarak kullanılan H2O2 solüsyonununkinin yaklaşık binde biri kadardır.

Pastörize edilmemiş saf ballar, yaklaşık % 40 glikoz, % 40 fruktoz ve % 20 su ve çok az miktarda aminoasit, B grubu vitaminleri, diastaz, invertaz, glikoz oksidaz ve katalaz gibi enzimler ile potasyum, demir, magnezyum, fosfor, bakır ve kalsiyum gibi mineraller ihtiva etmektedir. Mükemmel bir enerji kaynağı olarak yaratılan bal, ayrıca yaranın mikrop kapmaması için sıvı bir bariyer oluşturur ve ödemi düzenleyen nem çekici (higroskopik) bir tesire sahiptir.

Balda aynı zamanda H2O2 tarafından üretilen oksijen radikallerinden yara dokularını koruyan yüksek seviyede antioksidanlar da bulunmaktadır. H2O2'nin düşük seviyelerde bulunması, yeni damar oluşumu ve bağ dokusunun çoğalmasını uyarır. Bu yeni damar oluşumu da dokulara oksijen sağlamayı artırır. Yaralardaki sathî asitleşmenin yara iyileşmesini hızlandırdığı görülmüştür. Bundan dolayı sahip olduğu düşük pH (3,6 veya 3,7) balın antibakteriyel tesirini artırarak yara iyileşmesini hızlandırmaktadır.

 
Arılar, kendilerine ilham edilen yollarla, birçok değişik çiçekten faydalanarak bal üretmekle vazifelendirilmiştir. Kaynağına ve tâbi tutulduğu işleme bağlı olarak balın antimikrobiyal aktivitesi büyük değişiklikler arz eder. Balın terkibinde yer alan çiçek türlerine göre antibakteriyel tesir, yüz kata kadar farklılık gösterebilir. Belirli bölgelerde üretilen antibakteriyel aktivitesi yüksek ballar, iltihaplı yaraların tedavisinde kullanıldığında daha iyi neticeler elde edilmektedir.

Tıbbî tedavi ve bal tedavisi
Arıya, binlerce meyve ve çiçekten besin değeri yüksek maddeleri toplatarak, bal gibi şifa kaynağı bir gıdayı yaptıran Allah, onun içine insanların birçok derdine deva olacak iksiri de yerleştirmiştir. Fareler üzerinde yapılan bir çalışmada, temiz, açık yaralara pastörize edilmemiş bal veya serum fizyolojik (FTS) uygulandığında, yara oluşturulmasından 3, 6 ve 9 gün sonra çevreden merkeze doğru yaralarda küçülme olduğu gözlenmiştir. Bal kullanılan bütün vakalarda yaranın daha küçük, granulasyon dokusunun daha iyi olduğu, 6. ve 9. günlerde üst deri hücrelerinin arttığı görülmüştür. Kontrol grubuna göre yara iyileşmesinin daha hızlı olduğu ve yaralara uygulanan balın herhangi bir yan tesirinin olmadığı ispatlanmıştır.

Diğer bir çalışmada, bilinen metotlarla yarası iyileşmeyen 59 hastanın 58'inde tabiî bal kullanılarak uygulanılan tedavi ile iyileşme gerçekleştiği gözlenmiştir. Yaraların, bu hastaların 51'inde bakteri ile oluştuğu, 8'inde ise bakteri kaynaklı olmadığı görülmüştür. Bal ile tedavi başladıktan bir hafta sonra, yaraların steril olduğu (bakterilerden arındığı) belirlenmiştir. Bütün hastalarda ölü ve gangrenöz dokuların yara bölgesinin duvarından dereceli olarak ayrıldığı ve bir tutucu âlet ile çekilip uzaklaştırıldığında hastanın hiç ağrı duymadığı görülmüştür. Bal ile pansuman yapılan yaralarda bir hafta içerisinde yarayı çevreleyen ödemin ortadan kalktığı ve koku oluşumunun azaldığı görülmüştür. Ayrıca ölü dokuların hızlı bir şekilde granülasyon dokusu ile yenilendiği ve üst deri hücrelerinin arttığı ortaya çıkarılmıştır.

Bal, yanık yaralarının tedavisinde de başarı ile kullanılmıştır. İkinci derecede yanık bulunan 92 vakada yapılan bir çalışmada, bal emdirilmiş gazlı bez ile tedavi uygulanan yaraların poliüretan film ile tedavi edilen yaralardan daha erken iyileştiği ve yara enfeksiyonunun çok daha az olduğu tespit edilmiştir. Bal emdirilmiş gazlı bez, kovandan alınmış ve herhangi bir işleme tâbi tutulmamış balın içine daldırılmak suretiyle hazırlanmıştır. Bu hastalarda yaranın yaklaşık 11 günde iyileştiği gözlenmiştir. Kontrol grubunda ise nem geçiren, poliüretan pansuman uygulanmış ve yara iyileşmesi ortalama 15 günde gerçekleşmiştir.

İnsanlarda yanık yaraları üzerine yapılan benzer bir çalışmada, bal ile yapılan bir tedavi ile bir yara merhemi olan silversülfodiazin (SSD) karşılaştırılmıştır. Çalışma, bal tedavisi uygulanan hastalarda iyileşme nispetinin daha hızlı olduğunu göstermiştir. SSD ile tedavi uygulanan hastalarda yaralar 51–60 günde iyileştiği hâlde, bal tedavisi uygulanan hastalarda 31–40 günde iyileşme gerçekleşmiştir. Bal tedavisi uygulanan gruptaki 43 iltihaplı yaranın 39'u, 7 gün içinde steril hâle gelmiştir. SSD grubu ile karşılaştırıldığında bu sayının oldukça yüksek olduğu görülmüştür. SSD grubunda 7 gün içinde 41 hastanın sadece 3'ünde yaranın steril olduğu tespit edilmiştir. Neticede bal ile tedavide SSD grubuna göre daha az irritasyon (alerjik kaşıntı) oluştuğu ve daha az ağrı olduğu gözlenmiş; tedavi sürecini kısalttığından balın, deri yüzeyindeki yaraların tedavisinde daha tesirli olduğu belirlenmiştir.

Başka bir çalışmada da, yanık yaraları bulunan ve bal ile tedavi uygulanan 25 hastanın 21'inin 7 günde iyileştiği, SSD grubunda ise 25 hastanın 18'inin iyileştiği gözlenmiştir. Bal tedavisi uygulanan yaralarda, iz kalmadığı ve ödem bulunmadığı, SSD grubundaki hastalarda ise, yara izi kaldığı görülmüştür. Bal tedavisi uygulanan yanık dokularının histolojik muayenesinde SSD ile karşılaştırıldığında akut iltihabî değişikliklerde azalma, iltihap kontrolü ve erken onarım aktiviteleri gözlenmiştir. Yara tedavisinde işlenmemiş balın kullanılması tavsiye edilir. Bal uygulanmasından kaynaklanan herhangi bir yan tesir görülmemiştir.

Balın kolay uygulanabilir olması ve ilâç tedavisine göre maliyetinin düşük olması onu yara tedavisinde cazip hâle getirmektedir. Burada bir hususa dikkat çekmekte fayda var: Konunun uzmanı olmayan, hangi balın hangi tür yaralarda ve ne dozda uygulanacağını bilmeyen fertlerin bu tür uygulamaları kendi başlarına yapmaları tavsiye edilmez. Aksi takdirde arzu edilenin zıddı bir netice ortaya çıkabilir.

Kaynaklar
- Molan PC: The antibacterial activity of honey. I: The nature of the antibacterial activity. Bee World 73:15-28, 1992.
- Molan PC: The role of honey in the management of wounds. Journal of wound care. 8 (8):415-418, 1999.
- Cooper RA, Molan PC, Harding KG: Antibacterial activity of honey against strains of Staphylococcus Aureus from nfected wounds. Journal of Royal Society Med 92:283-285, 1999.
- Allen KL, Mola PC, Reid GM: A survey of antibacterial activity of some New Zeland honeys. Journal of Pharmocology 43:817-822, 1991.
- Molan PC: The antibacterial activity of honey. 2. Variation in the potency of the antibacterial activity. Bee World 73:59-76, 1992.
- Efem SEE: Clinical observations on the wound healing properties of honey. British Journal of Surgery 75:679-681, 1998.
- Çelimli N (2005): Kedi ve Köpeklerde Yara Sağaltımında Bal Kullanılması, Veteriner Cerrahi Dergisi, 11, 1-2-3-4, 10-14.
- Subrahmanyam M: Honey impegnated gauze versus polyurethane film (OpSite®) in the treatment of burns – A prospective randomized study. British Journal of Plastic Surgery 46:322-323, 1993.
- Mathews KA, Binnington AG (2002): Wound management using honey. Compendium continuing on education. 24 (1):53-60.
- Molan PC, Cooper RA (2000): Honey and sugar as a dressing for wounds and ulcers. Tropical Doctor 30:249-251.
- contraction effects and antibacterial properties of Tualang honey on full-thickness burn wounds in rats in comparison to hydrofibre. BMC Complement Altern Med. 2010 Sep 3;10:48.
kaynak:sizinti dergisi

Kesilsin’ denilen uzvu, bal ile tedavi ediyor
Malezyalı Prof. Dr. Kamaruddin Mohd Yusoff, balla kronik yaraları iyileştiren bir yöntem geliştirdi. Moleküler Biyoloji ve Genetik profesörü Yusoff, Kur’an-ı Kerim’de Nahl Suresi’ndeki ‘bal şifadır’ beyanından yola çıkarak bir çalışma yaptı.


Prof. Yusoff, Malaya Üniversitesi’nde kronik yara sebebiyle uzuvları kesilecek hastaları bal ile tedavi etti. Yusoff, “Balın biyokimyevî özelliklerini anlamak için bir araştırma yaptım. Hedefim, ayetteki mesajı ortaya çıkarmaktı. Bal, bugüne kadar yapılan bütün yara bakım ürünlerinden her yönüyle üstün. Bu balın biyokimyevî özelliğinden kaynaklanıyor.” diyor. Malaya Üniversitesi Tıp Merkezi’nde farklı sebeplerle ortaya çıkan kronik yaraya sahip 102 hasta üzerinde yaptığı çalışmayı şöyle anlatıyor: “Yara tedavisi 1 aydan başlayıp, 2 yıla kadar süren hastalar üzerinde çalıştık. Tuzlu su, ağızdan ve damardan verilen antibiyotikler, kimyasal maddeler ve en modern yöntemlerle tedavi edilmeye çalışıldı. Ancak ileri düzey enfeksiyon sebebiyle birçoğuna uzuvların kesilmesi önerildi. Çalışmada bal yaranın üzerini örtecek şekilde uygulandı. Yara gazlı bez veya pamukla kapatıldı. Yaranın büyük olduğu durumlarda iki kez bal takviye edildi. Bal uygulanan yaralar ertesi gün pansuman edildiğinde, sargıların kolayca alınabilmesi şaşırtıcıydı. Gazlı bez ve pamuk yaralı bölgeye yapışmıyordu. Bu tedavi için oldukça önemliydi. Çünkü yeni oluşan hücrelerin yıpranıp, yırtılması önleniyordu. Bal yarayı hızlıca sterilize edip mikroplardan arındırıyordu. Yaralar üçüncü haftada tamamen bakteriden arınmıştı. Kronik, yüksek derecede mikrop kapmış ve bilinen yöntemlerle tedavi edilemeyen yaraları, hayret verici bir hızla iyileştirdi. Bu çalışma bugüne kadar yapılmış ilk ve yüzde 100 başarılı en büyük bal çalışması olarak gerçekleştirildi.” Kamaruddin Mohd Yusoff, çalışmalarını bal familyası açısından zengin olan Türkiye’de Samsun Canik Başarı Üniversitesi’nde devam edecek.

ivythemes

{facebook#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {twitter#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {google-plus#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {pinterest#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {youtube#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL} {instagram#YOUR_SOCIAL_PROFILE_URL}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget